DERLEDİKLERİMİZEKONOMİ-POLİTİKAMÜCADELE TARİHİSANAYİSENDİKAL HAYATTARİH

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri_ Hazırlayan: Rafet KIRCI_ BirGün Gazetesi, 27 Aralık 2021

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri

Direniş iradesi işçideydi

Hazırlayan: Rafet KIRCI

BirGün Gazetesi, 27 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/direnis-iradesi-iscideydi-370859

Aycan KARADAĞ

TEKEL işçileri direniş tarihinde önemli bir yer tuttu. Ankara ayazında, yılmadan mücadele eden işçiler için de aslında önemli bir deneyim yarattı bu. İşçiler eylemlerden sonra yaşamlarına daha farklı devam ettiler, dünyaya farklı bir gözle baktılar ve hâlâ işçi sınıfı mücadelesinin önemli bir parçası olmaya devam ediyorlar. Biz de yazı dizimize başlarken direnişin işçilerin yaşamındaki yerini, eylemlerin kendilerinde yarattığı dönüşümü ve mücadele ruhunu konuştuk.

Kenan Aslantaş, Adana Tekel Fabrikası’nın 20 yıllık işçisi. Özelleştirme kararı ardından Ankara’ya direnişe geçen Aslantaş “Bizim oradaki özelleştirmelere karşıydı. İşçi sınıfının soğuk ve zorlu şartlara rağmen nasıl direnebileceğini göstermiş olduk” dedi. Aslantaş “Direniş iyiydi fakat toplum buna çok hazır değildi. O süreç şu an yaşansaydı daha farklı şeyler olabilirdi. Genelde sol örgütlerin destekleri bizi ayakta tuttu. Çok büyük dayanışma vardı. Orada her gün büyük bir kalabalık toplanırdı. Türkiye’nin her tarafından yardımlar geldi. Bize yalnız olmadığımızı hissettirdiler” ifadelerini kullandı.

ÖRGÜTLÜLÜK DİRENME GÜCÜ VERİYOR

Direnişin hem kendisinde hem de işçi sınıfı mücadelesinde büyük bir etki uyandırdığını dile getiren Aslantaş, “O dönemki direniş bu zamana kadar olan süreçte örnek teşkil etti. Bunları ben kazanım olarak görüyorum. O özelleştirmeler bu döneme denk gelseydi kafalarına göre yapamazlardı. Tekel Direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihine yazıldı. Hafızalar tazelenirse herkes bu direnişin ne ifade ettiğini görecektir. Bugünlerde ve önümüzdeki süreçlerde bizim haklı olduğumuz herkesçe görülecektir. Dayanışma ve mücadele etmeden hiçbir şeyin kazanılmayacağını bu direnişle bir kez daha gördüm. İşçi sınıfı örgütlü ve istekli olunca direnişi gerçekleştirebildiğini gördük” ifadelerini kullandı.

TÜM İŞÇİLER UMUTLU VE KARARLIYDI

TEKEL Direnişi’nde direnenler arasında Kenan Aslantaş’ın oğlu Kemal de bulunuyor. O dönem 15 yaşında olan Kemal, sömestr tatilinde 2 hafta alanda direnmiş. Direniş döneminde yaşadıklarını anlatan Kemal, “Direnişte olduğum süre beni çok etkiledi. 2 hafta babamla beraber Ankara’da çadırdaydım. Okulum olduğu için o direnişin başından sonuna kadar kalamadım ama direnişte olduğum süre inanılmazdı. İlk kez Ankara’ya gitmiştim. İlk hissettiğim tüm işçiler umutluydu ve kararlıydı. Bunu babamda görüyordum ama diğer işçileri de görünce dedim ki ‘babamlar ne olursa olsun kazanacak.’ Müthiş bir dayanışma vardı. Ankara çok soğuktu ama bir süre sonra direnişin havasından mıdır bilemiyorum soğuğu hissetmedim.”

Kemal sözlerine şöyle devam etti: “Ankara’dan döndükten sonra babamlara polisin saldırısı olmuştu. Evde annemle öğrendiğimizde çok korktuk. Bir süre sonra babamlardan haber alınca içimiz rahatlamıştı ama o dönem uyuyamaz olmuştum. Babam ve diğer işçileri düşünmeye başladım. Ama orada bulunmamdan kaynaklı inancım tamdı… İşçilerin birliğini görmüştüm. O zamanlar bir histi benim için. Şimdi tabi okuduğum, öğrendiğim için bunun ne olduğunu daha iyi anlıyorum ama o zaman işçilerin inancı bir his olarak bana geçmişti.”

Kemal son olarak şunları dile getirdi: “Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke o zaman daha büyük olsaydım ve ben de babam ve diğer işçi abi-ablalarımla mücadele etseydim. Ülkemizin geleceği için o dönem mücadele etmemiz gerektiğini bugün geldiğimiz noktada bir kez daha anlıyorum. Tekel Direnişi bu döneme önemli ışık tutuyor. O dönem bazı insanlar anlamıyordu ama şimdi anladıklarını düşünüyorum.”

DİRENİŞ DOĞRU VE YERİNDE BİR KARARDI

Sevim Yoleri Ulaş ise İstanbul tütün fabrikası işçisi. TEKEL’de 10 bin işçinin işten çıkarılması söz konusu olunca Tek Gıda İş’in harekete geçtiğini belirterek, “Tek Gıda İş’in aldığı en iyi karardı. 14 Aralık’ta bir daha dönmemek üzere AKP Genel Merkezi önünde toplanıyoruz diye basına ve kamuoyuna haber verdiler. Kararın daha önce alınması gerektiğini düşünüyorduk. 14 Aralık günü AKP Genel Merkezi önünde gidildi, geceyi orada geçirdik. Sabah polis o bölgeyi çember altına aldı ve girişi yasakladı” diye konuştu.


Sevim Yoleri Ulaş eylemler sırasında gözaltına alınan işçiler arasındaydı.

EYLEM KARARI İŞÇİNİN İRADESİYDİ

Ankara sürecinden bahseden Ulaş, “Tüm şehirlerde AKP il binalarının önüne yürüyüşler ve basın açıklamaları yaptık. Nitekim 14 Aralık akşamı Ankara’ya gitmek için yola çıkarken sendikanın temin ettiği araçlar dolmamış birçoğu geri gönderilmişti ve sadece İzmir’den ilk gün eyleme iki otobüs ancak gitmiştik. Ankara’da diğer illerden gelenlerle sayımız çok fazlaydı. AKP Genel Merkezi önündeki ilk toplanma yerimizde ve muazzam bir kalabalık toplanmıştı. Sendika eylem kararı alırken basına ve sendikalara gönderdiği yazıda, ‘Bir daha dönmemek üzere’ yazmıştı. Oysa gelseler de bu kadar kalmazlar, pes ederler, üç gün de biter, soğuğa dayanamazlar kendi aralarında söylemişlerdi. Çünkü eylem kararı zorlamalarımızla alınmıştı” dedi.

Ulaş sözlerine şöyle devam etti: “Direnişin başladığı ilk gün AKP genel merkezi önünde toplanmıştık. Bütün illerden gelen işçilerin katılımı ile çok güzel ve önemli sayıya ulaşmıştık. Heyecan, coşku, korkusuzluk üst düzeydeydi. En önemlisi de kararlı olmamızdı. Eylemin ikinci gününde AKP Genel Merkezi önünde yapılması engellenip Abdi İpekçi Parkı’na yönlendiren Ankara Emniyeti ile eylemciler arasında büyük sıkıntı yaşandı. Çünkü ilk gün akşamı hepimiz başka yerlerde sabahlamıştık. İkinci gün sabah buluşma adresi AKP Genel Merkezi olmasına rağmen spor salonunda olan arkadaşlar, otobüslerle Abdi İpekçi Parkı’na götürüldü. Bazılarımız da AKP Genel Merkezi önünde toplanınca emniyet bizi parka gitmemiz için baskı altına aldı. O da yetmedi saldırarak bizi zorla otobüslerle Abdi İpekçi Parkına gönderdiler. Parkta bütün isçiler birleşirken, ilk günden ülke gündemine oturan eylemimiz, Ankara ya gelmeyen diğer işçiler içinde cesaret verdi.”


Eylemlerin 3’üncü gününde Abdi İpekçi Parkı’ndaki işçilere polis sert müdahalede bulunmuştu.

Tekel Direnişi’ne toplumun her kesimden destek geldiğini vurgulayan Ulaş, “Parkta birçok siyasi parti temsilcileri başkanları milletvekilleri, sivil toplum örgütleri, diğer sendikalar desteğe geldi. Bizler direniyorduk ve gitmeyecektik. Ve beklenen saldırı başlayınca o an ülke gündemine oturdu. Bu saldırılar sonrası Ankara halkı, sendikalar, siyasi partiler bir anda kenetlenmiş ve tüm illerde işçilere destek, AKP’yi protesto eylemleri başlamıştı. Bu müthiş dayanışma duygusu eylemcilere güç vermiş moral olmuş ve kararlılığı arttırmıştır” diye konuştu.

KADINLAR DİRENİŞTE EN ÖNDEYDİ

“Tekel Direnişi ezber bozdu” diyen Ulaş, sözlerine şunları ekledi: “Direnişimiz başka direniş modelleri yarattı. Eylemimizle korku sınırları aşıldı. Türk-İş binasını basarak sendika ezberini bozduk. Kadınlar direnişte en öndeydi. Kadın işçiye bakış ezberi de bozuldu. Sloganlar ve dövizler güncel, esprili, politik ve yerel ağızlar olunca eylem ve direnişte klasiğin dışına çıkılmıştı. Direnişin ilk gününden son güne kadar gençten yaşlıya, öğrenciden emekliye herkes desteğe geliyordu. Emekli maaşı ile çorap alan teyzeden, yurtdışında para toplayıp gönderen derneklere kadar, kooperatiflerden çorba yapıp sabah sıcak içilsin diye getirenlere kadar.”

Son olarak Ulaş şunları dile getirdi: “Dayanışma o kadar güçlüydü ve önemliydi ki sendika da, eylemciler de bu samimiyet ve bu dayanışmanın olduğu yerde pes etme veya benden bu kadar diyemezdi. Bu kadar direnebildiysek, gücümüzü desteğimizi bu dayanışmadan alıyorduk. Politik kimliğim zaten vardı, hep büyüklerimizden 80’ler öncesini dinlerdik. Görevdi diye bakıyordum bu direnişe. Direniş ilk gün itibariyle sadece ülkemizde değil, dünya işçi sınıfı tarihinde yerini almıştır. Bu tarihi yazdığımız için ve bu direnişte ön saflarda olduğum için de ayrıca mutluyum.”

Direnişin kronolojisi

AKP iktidara geldiği andan itibaren çok sayıda devlet zenginliğini sermayeye satmaya yönelik politikalar üretti. Bu politikalardan 1925’te millileştiren tütün, tuz ve alkol üretimi yapan TEKEL’de etkilendi. AKP, 2008 yılında TEKEL’in sigara ve tütün bölümü için özelleştirme ihalesine çıktı. İhaleyle TEKEL’e ait Adana, Ballıca, Bitlis, Samsun, Malatya ve Tokat sigara fabrikaları İngiltere merkezli British American Tobacco şirketine 1 milyar 720 miyon dolara satıldı. Şirket bu satışla TEKEL’in isim hakkını da aldı.

10 binden fazla çalışanı olan fabrikaları satın alan İngiliz şirketi 2009 yılının aralık ayında işçi çıkartacağını. İktidar işçilerin diğer kamu kuruluşlarına aktarılmasını reddetti. Bunun yerine iş güvencesi ortadan kaldıran 10 ay sürelik sözleşmelerle aldıkları ücretin yarı fiyatına çalışmalarını öngören 4/C maddesini önererek işlerine devam edebileceklerini belirtti. AKP 10 bin işçinin 31 Ocak 2010 tarihi itibariyle işten çıkarılarak 4/C statüsüne geçirilmesini istedi.

► 15 Aralık: 6 bin TEKEL işçisi Ankara’da bir araya gelerek AKP merkezine yürümek istedi. Yürüyüşe izin verilmezken işçiler Abdi İpekçi Parkı’na yönlendirildi. İşçiler eylemden vazgeçmek yerine direnişe devam etmeye karar verdi.

16 Aralık: 6 bin TEKEL işçisi parkta bekleyişlerine devam ederken diğer illerden gelen işçiler, AKP önüne yürüdü. Polis sert müdahale edince işçiler AKP merkezi önünden ayrılarak parkta direnen arkadaşlarının yanına geçti. Ankara’da hava 0 derecinin altındaydı.

18 Aralık: Direnişin 3’üncü gününde polis parkta bekleyen işçilere gaz bombaları ve coplarla sert müdahalede bulundu. İşçiler direnişten vazgeçmedi. 29 işçi gözaltına alındı. Sosyalistler de işçilerle direnişe katıldı.

22 Aralık: Ankara ayazında polisin sert müdahaleleri üzerine işçiler sağlık sorunları yaşıyordu. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) üyeleri ve Ankara Tabip Odası (ATO) üyesi hekimler Türk-İş binası önüne revir kurarak işçilerin sağlık ihtiyaçlarını karşıladı. Sağlıkçılar dayanışmayı büyüttü. Çadırlar kuruldu. Direniş büyüdü. Sosyalistler de alanda işçilerle yatmaya başladı.

25 Aralık: Sendikalar ve konfederasyonlar bir saatlik iş bırakma eylemi yaptı. Sosyalistler işçilerle dayanışmayı büyüterek ihtiyaç alanları yarattı. İlaç, gıda, ısınma gibi ihtiyaçların giderilmesi için seferber olundu.

28 Aralık: 8 ay boyunca toplanamayan Türk-İş Başkanlar Kurulu nihayet bir araya geldikten sonra Güvenpark’tan TBMM’ye yürüdü. 30 Aralık’ta miting kararı alındı.

1 Ocak: İşçiler yeni yıla direnişle girdi. Dönemin Başbakanı AKP’li Erdoğan direniş çadırında yatan 10 bin işçi ve onlara destek veren sosyalistler için “Bunlar 300-500 kişi” şeklinde ifade kullandı.

8 Ocak: 42 TEKEL işçisi AKP merkezi önünde kendilerini zincirleyerek eylem yaptı. İşçiler gözaltına alındı.

15 Ocak: İşçiler 3 günlük oturma eylemi başlattı.

17 Ocak: Sıhhiye Meydanı’nda 100 bin kişilik miting yapıldı.

18 Ocak: 100 işçi açlık grevine başladı.

4 Şubat: 1980 faşist darbesinden sonraki en büyük iş bırakma eylemi TEKEL işçiyle dayanışmak için gerçekleştirildi. 1 günlük genel grev yapıldı.

5 Şubat: 170 işçi süresiz açlık grevine başladı.

11 Şubat: Açlık grevi sonlandırılsa da 17 işçi devam kararı aldı.

14 Şubat: Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Halkevleri ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) dayanışma mitingi gerçekleştirdi.

25 Şubat: Direnişçi işçilerden Hamdullah Uysal trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi. İşçinin cenazesinin direniş alanına getirilmesine izin verilmedi.

1 Mart: Danıştay 12. Dairesi’nin TEKEL işçilerinin de aralarında bulunduğu geçici personelin 4/C’ye geçiş için 30 günlük süre içinde ilgili kurumlara başvurmasını öngören hükmünün yürütmesini durdurdu.

2 Mart: Tekgıda-İş Sendikası Başkanı Mustafa Türkel, direnişe 15-20 gün mola vereceklerini ve çadırların söküleceğini duyurdu. İşçiler 1 Nisan’da tekrar eyleme başlayacaklarını duyurdu.

1 Nisan: İşçilerin eylemine izin verilmedi. Polis çok sert müdahalede bulundu.

26 Mayıs: Yapılması planlanan genel grev gerçekleştirilmedi.

 

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri-2

Dinozorları ve TEKEL’i hatırlamak

Hazırlayan: Rafet KIRCI

BirGün Gazetesi, 28 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/dinozorlari-ve-tekel-i-hatirlamak-370964

 

Zafer Aydın – Araştırmacı, Yazar

Devrimci, sosyalist mücadeleye karşı yapılan 1980 darbesinden sonra hızla uygulamaya konan özelleştirmeci neoliberal politikalara karşı en önemli direnişlerden birisi, AKP’nin, kamu kurumu olan TEKEL’i yabancı sermayeye satmak istemesine karşı 2009’da başlayan ve 78 gün süren TEKEL direnişi oldu. Emek düşmanı, sermaye yanlısı neoliberal politikaların uygulayıcısı siyasal İslamcı AKP, kamu kurumlarını ‘elden çıkarırken’ TEKEL’de ciddi bir direnişle karşılaştı. Sendikalar dahi özelleştirme politikalarına karşı ılımlı yaklaşırken, muhalefet özelleştirmeden yana tavır alırken kurumların kamu elinde kalmasını savunan emek yanlısı sosyalistler TEKEL direnişini kucakladı, sıkıca sarıldı ve büyüttü. AKP iktidarının direnişe olan sert müdahaleleri ise iktidarın maskesini düşürdü. Yazı dizisinin ilk gününde araştırmacı yazar Zafer Aydın, özelleştirme politikalarının tohumlarının atılmasından TEKEL direnişine kadar gelen süreci ve direnişteki tecrübenin bugüne katkılarını yazdı.

Ekonomik sorunların temelleri özelleştirmede

Diyecek yok; marketteki ürün rafına uzananın elini yakan fiyatlar, “Ekonominin kitabını yazanların” eseri. Ancak bu “özgün” eserin ortaya çıkışını hazırlayanların, bugün yaşananlarda payını da unutamayız. Öyle ya da böyle; son 40 yılımız “Piyasaların önündeki devlet müdahalesinin ortadan kaldırılması” adlı oyunu izlemekle geçti. Sahibi, destekçisi ve izleyeni çok olan bu “popüler oyunu” beğenmeyenleri, itiraz edenleri yaftalamak, aşağılamak için uygun bulunan kavram ise “dinozor”du. Gelişmeleri anlamayan, algılayamayan dinozorlar liberalleşmeye, özelleştirme politikalarına karşı itiraz ederek, büyük bir gelişmeye engel oluşturuyorlardı. Reel sosyalizmin çözülmesini takiben liberalleşme politikaları hızlandı ve verilen destek giderek büyüdü. Kaynakların verimli kullanılması, gelirin büyümesi, büyüyen gelirin tabana yayılması gibi siyasal söylem üzerinden oluşturulan hegemonya, bu politikalara karşı oluşan tepkiyi pasifize ederken, sermayenin ve onun sözcülüğünü üstlenen gazetecilerin, akademisyenlerin, politikacıların keyfi yerindeydi. Aynı simaların bir kısmının, bugün halkın tüketim mallarına ulaşmada yaşadığı sıkıntıları dile getirirken- örneğin Seka’nın kapatılmasıyla, tuvalet kağıdı fiyatı arasındaki ilişkide olduğu gibi- özelleştirme politikalarının rolüne işaret etmelerini görmek gerçekten göz yaşartıcı. Hal böyle olunca ister istemez Seka’da, Tekel’de ve pek çok işyerinde özelleştirmelere karşı direnen işçileri ve bilgisiyle, bilimiyle, siyasetiyle özelleştirme politikalarına karşı çıkan aydınları ve siyasal hareketleri, yani “dinozorları” hatırlamak ve hatırlatmak zorunlu hale geliyor.

Emekçiler doğrudan hedef

Türkiye’de özelleştirme macerası, 17 Mart 1984 tarihi Resmi Gazete’de yayınlanan 2983 Sayılı Kanun ile başladı. Kanun için “Tasarrufların Teşviki ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması” gibi afili başlık seçilmişti ama maksat kamu işletmelerini satmak ya da işletme hakkını devretmekti. 12 Eylül’ün baskıcı yöntemlerinin bütün ağırlığıyla devrede olduğu dönemde, Anavatan Partisi (ANAP) tarafından çıkarılan kanunla başlayan özelleştirme yolculuğu, aşama aşama ilerledi. ANAP sonrasında yönetime gelen Koalisyon Hükümetleri de özelleştirme politikalarını iştahla benimsedi ve uyguladılar. Özelleştirme sadece basit bir mülkiyet transferine ve yeni sermayedarların ortaya çıkmasına değil, emekçileri doğrudan hedef alan iktisadi, sosyal bir dizi sorunun doğmasına da yol açıyordu. Ancak özelleştirme lehine, öylesine kuvvetli bir illüzyon yaratılmıştı ki, sıranın kendisinde olmadığını düşünen kamu işçileri ve onların sendikaları da özelleştirme tarafındaydı. Örneğin Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek, 24 Ağustos 1993’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e “Biz özelleştirmeye sıcak bakıyoruz: önce THY’den başlayın ve bize bir uçak satın” demişti. Özbek, Tansu Çiller tarafından memnuniyetle karşılanan bu öneriyle sınırlı kalmamış, Erdemir’e talip olmuş ve satışın gerçekleşebilmesi için Sendikalar Kanunu’ndaki sendikaların ticaret yapmasını engelleyici düzenlemelerin kaldırılmasını istemişti. Hak-İş de özelleştirme konusunda benzer yaklaşımla Et Balık Kurumu’na talip oldu.

Yandaş sermaye doğdu

Sendikal hareketin ağırlıklı bölümünde hakim olan tutum, özelleştirme politikalarını desteklemekti. Sıra kendilerinin örgütlü olduğu işyerlerine geldiğinde de iş güvencesi sağlanması şartıyla özelleştirme politikalarına karşı çıkmadılar. Zaman içinde özelleştirmenin yol açtığı sorunlar belirginleştiğinde ise özelleştirmeden değil, özelleştirmenin iyi yapılmadığından şikayet ettiler. AKP 2002’de işbaşına geldiğinde özelleştirmede ANAP’ın açtığı patika, diğer partiler tarafından kurulan hükümetlerle, otoyola dönüşmüştü. Yani özelleştirmeyi savunan, programında buna yer veren bir parti olarak AKP’nin önü apaçıktı. Ayrıca özelleştirme yandaş sermaye yaratma gibi özel amaçları açısından da AKP için büyük bir nimetti. Yandaş sermayenin oluşmasının alt yapısı bir yanıyla inşaat sektörüne destek aracılığıyla, bir yanıyla da bu mülkiyet transferi yoluyla yapıldı. Bu nedenle AKP tarafından kurulan hükümetlerin tamamının Programlarında özelleştirmeye ilişkin hedefler yer aldı.

Özelleştirme karşıtı muhalefet zayıf kaldı

AKP özelleştirme politikalarını uygulamaya sokarken eli oldukça rahattı. Emek hareketi içinde özelleştirme karşıtları ağırlıklı bir yer tutmuyordu. Onun ötesinde, emek örgütleri karşı tutumun zeminini oluşturacak politikalardan da yoksundu. Siyasal muhalefetin önemli bir kısmı da özelleştirmeciydi. Bu nedenle AKP daha rahat ve güven içinde davrandı. Ancak bu istediği gibi at koşturduğu anlamına gelmiyor. 2005 yılında SEKA’nın, 2009 yılında ise TEKEL’in aralarında olduğu kamu işletmelerinde, özelleştirme politikalarına karşı, etkili eylemler gerçekleşti. TEKEL işçilerinin 15 Aralık 2009 ile 2 Mart 2010 tarihleri arasında Ankara sokaklarının işgali olarak gerçekleşen 78 günlük eylemi, bu özelliğiyle özelleştirme karşıtı eylemler içinde farklı bir yere oturdu.

Türk-İş’in çizgisi etkisiz oldu

TEKEL’in özelleştirilmesinde ilk adım 2001 yılında, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun kararıyla atıldı. 5 Şubat 200’de Özelleştirme Yüksek Kurulu TEKEL’i, özelleştirilecek kuruluşlar arasına aldı. Arkasından da işletmenin alkollü içecekler, sigara gibi birimleri ayrı ayrı satışa çıkarıldı. Özelleştirme sonucunda 2001 yılında, 30 bin civarında olan çalışan sayısı, 2008 yılında 12 bine kadar düşmüştü. 2008 yılının şubat ayında ise elde kalan sigara ve tütün bölümlerinin, Adana, Ballıca, Bitlis, Malatya, Samsun ve Tokat fabrikaları ihale yoluyla British American Tobacco’ya satıldı. Alan firma 10 bin 818 işçiden 8 bin 247’sinin iş akdini feshetti. Hükümet ise işten çıkarılan işçileri, sahip olduğu ücret ve haklarla diğer kamu kuruluşlarında istihdamına olanak sağlamak yerine, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4. maddesinin C fıkrasında yer alan çalışma biçimini dayattı. Düşük ücretle ve güvencesiz çalışma anlamına gelen bu dayatmaya karşı TEKEL’de örgütlü Tekgıda-İş Sendikası, işçileri, Ankara’ya AKP Genel Merkezi önüne eyleme çağırdı. İşçiler haklarını alıncaya kadar Ankara’da kalma kararlığı içinde, 14 Aralık günü bulundukları kentlerden yola çıkarak Ankara’ya geldiler. İşçilerin Ankara soğuğunda 78 gün süren direnişi böylece başlamış oldu. Eylem süresince işçiler pek çok kez polis müdahalesine maruz kaldılar. Ancak geri adım atmadan Ankara’nın merkezinde kurulan çadırlarda direnişe devam ettiler. Hamdullah Uysal eylem için bulunduğu Ankara’da geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi. Bölgelerde çeşitli eylemler yapmasına ve Ankara’da miting düzenlemesine rağmen Türk-İş’in izlediği etkisiz çizgi Tekgıda-İş Başkanı Mustafa Türkel’in Türk-İş Genel Sekreterliği görevinden istifasını getirdi.

Sendikal anlayışın da sorumluluğu var

TEKEL direnişi, özelleştirmeye karşı zamanında hakkıyla mücadele edilmemiş olmasının yol açtığı zaafların üzerinde gerçekleşti. Bu nedenle eylem özelleştirme karşıtı bir öz taşıyor olmasına rağmen temel talebi, iş güvencesiydi. Özelleştirme karşıtı mücadelenin iş güvencesi talebine daralmasının sorumluluğu ise özelleştirme sürecinin başından itibaren tutum alamayan, politikası ve sözü olmayan dahası özelleştirmeyi zorunluluk olarak gören sendikal anlayışa aitti.

Özelleştirme karşında politikasızlık, muhalefetsizlik, sergilenen direnişleri sahipsiz, desteksiz bırakmak, uygulamaların önünü açan bir işlev gördü. Nitekim bunun illiyet bağını TEKEL’in Malatya’daki yaprak tütün fabrikasında çalışan Hatice Burun “Sümer kapatılırken direnseydik, Tekel kapanmazdı belki” diye kurmaktadır. Aynı şekilde Reyhan Alataş da, “Keşke bir şeyler yapsaydık, özelleştirmeler durdurulsaydı” ifadesiyle. Burada sıra kendisine gelene kadar beklemiş olmanın verdiği rahatsızlık ifade edilirken yapılması gerekenin ne olduğuna dair de önemli bir deneyim ortaya konmaktadır.

Eylem, politik olarak sahipsiz bir eylemdi. Sosyalist çevre ve partiler tarafından coşkuyla desteklenmesine ve iyi bir dayanışma örneği sergilenmesine rağmen, siyaseten sahibi yoktu. Bu nedenle de AKP iktidarı karşısında toplumsal bir itirazın örgütlenmesinin zeminine dönüşmedi. Her ne kadar CHP Genel Başkanı, “AKP’yi asker değil, işçiler götürecek” dediyse de, bu kendi partisi için bile bir siyasete dönüşmedi.

Kazanım olmasa da tecrübe sağladı

AKP’nin işçilere karşı taşıdığı sınıfsal kin hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla hem de polisin sert tutumuyla bariz olarak görüldü. Polisin Abdi İpekçi Parkı’nda işçilere sert müdahalesi eylemin arkasındaki desteği arttırdı.

Eylem sınıf şemsiyesinin birleştiriciliğini gözler önüne seren, bilinçlere işleyen bir işlevi yerine getirdi. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen Türk, Kürt, Laz, Gürcü çeşitli etnik kimliklere sahip emekçiler, ortak çıkarları için omuz omuza mücadele ettiler. Eylem önemli bir kardeşleşme yarattı. Mücadele ile düşünsel olarak, niteliksel dönüşümler yaşadılar. Buna ilişkin veri ve değerlendirmeleri Hem Nuray Türkmen’in hem de Sevgi Yılmaz’ın kitaplarında görmek mümkün.

TEKEL direnişi, 4-C’de yapılan kısmi iyileştirmeler dışında bir kazanım ortaya koyamadı. Bu açıdan bakınca, başarıyla sonuçlanmadı denebilir. Ancak farklı bir eylem türü, derslerle dolu önemli bir deneyim olduğu da inkar edilemez. Ne var ki bugün özelleştirme karşısında kaybedilmiş bir mücadelenin enkazı altındayız. Öte yandan dünün ateşli özelleştirmecileri bile bugün özelleştirmelerin yarattığı sorunlara dikkat çekiyorlar. Bu da açıkça gösteriyor ki, AKP karşısında izlenecek yol liberal politikaların yol açtığı sonuçları ortadan kaldıracak, yaşanan süreçleri tersyüz edecek bir hattın üzerine oturmalı. Burada vazifenin yine dinozorlara yazıldığını söylemeye gerek var mı?

Bu yazının hazırlanmasında yararlanılan kitaplar şunlardır:

Yıldırım Koç, AKP ve Emekçiler 2002-2012, Epos yayınları, Ankara ,2012.

Sevgi Yılmaz, Bir Direnişin Öyküsü Tekel, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2011.

Nuray Türkmen, Eylemden Öğrenmek Tekel Direnişi ve Sınıf Bilinci, İletişim Yayınları İstanbul, 2012.

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri-2

Herkesin nefesine nefes olan direniş

Deniz GÜNGÖR

BirGün Gazetesi, 28 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/herkesin-nefesine-nefes-olan-direnis-370966

Deniz GÜNGÖR

Binlerce TEKEL işçisinin sesi, 15 Aralık 2009 tarihinde Ankara’nın kara kışında özelleştirmeye ve 4/C statüsüne karşı sokaklarda güçlüce yankılanıyordu. 4/C statüsü işçilerin, düşük ücret, emeklilik hakkının olmaması, kıdem ve ihbar tazminatının bulunmaması ve aylarca boş durması anlamına geliyordu. Polis, Ankara’ya dönüş biletlerini bile almadan giden TEKEL işçilerine coplar ve biber gazlarıyla sert müdahalede bulunuyordu. Ancak emekçiler, geri adım atmadıkları gibi Türkiye tarihinin en önemli direnişlerinden biri olan TEKEL Direnişini tam tamına 78 gün sürdürdüler.

TEKEL işçilerinin haklı mücadelelerinin ve kazanımlarının üzerinden 12 yıl geçti. O dönemde TEKEL işçisi olan bugün Tekgıda-İş Sendikası Örgütlenme Sorumlusu Yunus Durdu ile görüştük. Durdu, “Köleliğe karşı mücadelemizden vazgeçmedik” dedi.

 

GERİ DÖNÜŞ YOKTU

Türkiye işçi sınıfı tarihindeki en uzun soluklu mücadelelerden birinin TEKEL işçilerinin direnişi olduğunu anlatan Durdu şunları söyledi: “Yaprak, tütün işletmelerinin Türkiye genelindeki fabrikaların kapatılması ve merkezi bölgelere işçilerin sürgün gibi gönderilmesi insanları mağdur etmişti. İşçilerimiz her şeye rağmen Türkiye’nin öbür ucunda dahi olsa işin ucundaki işi, ekmeği için ailesini alıp mücadelesine devam etti.” İşçilerin öfkesinin dönemin Başbakanı AKP’li Erdoğan’ın açıklamalarıyla iyice arttığını belirten Durdu, “İstanbul işçileri, Kasımpaşa’da Erdoğan’ın gemi indirme törenine giderek protesto etmişti. Protestoda Erdoğan’ın, ‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz. Bunlar yan gelip yatıyorlar, oturup para istiyorlar. Bunlar yetimin hakkını yiyor’ demesiyle birlikte Türkiye’nin her yerindeki işçiler, Başbakan’ın ağzından tüm işçilerin kölelik yasasına mecbur bırakıldığını öğrendi. Böylece hem Tekgıda-İş Sendikası’nın ve Türkiye’nin her yerindeki işçilerin baskılarıyla mücadelemiz Ankara’ya taşındı” diye konuştu.

Özelleştirmelere ve 4/C statüsüne karşı kararlılıklarını dönüş biletini almamalarıyla gösterdiklerini aktaran Durdu, Ankara’ya gittikleri ilk günden itibaren polis müdahalesi ile karşı karşıya kaldıklarını şöyle anlattı: “Eyleme giderken biz biletimizin sadece gidişini aldık, dönüşünü almadık. İşçi arkadaşlarımıza ‘Gideceğiz ve dönmeyeceğiz’ dedik. Ankara’ya yola çıktığımız günden itibaren yollarda birçok engellemelerle karşılaştık. Önlerimiz kesildi, biz işçileri salmamak için saatlerce yollarda beklettiler. Ancak biz Ankara otobanından 1-1,5 saat yürüyerek mücadelemizi AKP Genel Merkezi önüne taşıdık. Gece geç saatlerde, havanın çok soğuk olduğu dönemde insanlar o mücadele hırsıyla, birbirine tutunarak Türkiye’nin her yerinden gelerek, o meydanda ekmek mücadelesi verdi.”

TEKEL mücadelesi boyunca 4/C statüsüyle birlikte AKP’nin emek sınıfına bakışının gözler önüne serildiğini vurgulayan Durdu, “O mücadele aslında Türkiye işçi sınıfıyla ilgili AKP iktidarının önümüzdeki yıllardaki politikasını gözler önüne seriyordu. İlk defa 13 bin kamu çalışanı olan işçiye, devlet eliyle yasaları, kanunları yok sayarak kölelik düzenindeki bir ucube yasayı dayatmaya çalıştılar. AKP iktidarının emeğe, işçiye bakış açısını aslında tam olarak o gün itibariyle görülmesi gerekiyordu” ifadelerini kullandı. Durdu, “Bazı konfederasyonlar bu mücadeleyi kırmaya çalıştı. Türk-İş’in içerisinde bulunan birçok sendika, Türk-İş önündeki mücadelenin bir an önce bitirilmesini istiyordu. TEKEL işçisi başarırsa Ankara’da TEKEL işçisinin önü açılacak düşüncesiyle bazı sendikalar, konfederasyonlar ise tam tersi TEKEL işçilerinin kazanmaması için iktidara baskı yapıyordu” diye konuştu.

GÜCÜMÜZ BİRLİKTEN DOĞAR

Direniş boyunca emekçilerin haklı mücadelesine ulusal ve uluslararası destekler kesilmedi. Ülkenin birçok yerinden yurttaşların kendilerine her daim destek çıktığını belirten Durdu, “İnsanlarımız kendini bu mücadeleye çok adamıştı. Emekli yurttaşlarımız cebindeki 20 liranın 15 lirasıyla meyve alarak direniş çadırındaki işçi arkadaşlarımıza getiriyorlardı. Kumbarasındaki parasını TEKEL işçilerine gönderen çocuklarımız, Zongulduk’tan işçiler ısınsın diye 2 tır odun gönderenler ve işçilere yağmurda ıslanmasın diye şemsiye ve yağmurluk gönderen isimsiz kahramanlar vardı” dedi.

“TEKEL Direnişi doğru bir mücadeleydi” diye konuşan Durdu, “Herkesin nefesine nefes olmuş, sesine ses olmuştu. AKP döneminde korku imparatorluğu yaratılmaya çalışılan ve bunlara karşı hiçbir şey yapılamaz düşüncesine karşı Türkiye işçi sınıfına ve yurttaşlara birlik olunca bir şeylerin yapılabileceğini gösterdi” vurgusunu yaptı.

Emek sınıfının gücünün birlikten doğduğunu kaydeden Durdu şunları aktardı: “İşçi sınıfı birlik olduğunda iktidarların nasıl korktuğunu göstermiş oldu. Bugünse dayanışma kültürünün ve sınıfın birlikteliğinin ayrışmalardan, farklı düşüncelerden kurtularak sınıfın birleşmesi gerektiğine inanlardanım çünkü biz ekmek, ölüm mücadelesi veriyor, fabrikalarda çalışıyoruz ama biz yine yoksullukla terbiye ediliyoruz. İktidardakiler servet üzerine servet katarken, patronlar bu kadar birbirlerini kollarken, biz sendikalar hâlâ farklı kulvarlarda, farklı siyasetin peşinde koşuyoruz. Oysa bizim tek siyasetimiz var; o da ekmek ve sınıfın birliğidir.”

 

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri-3

Sınıf ekseninde hak mücadelesi

Atilla ÖZSEVER GÜNGÖR

BirGün Gazetesi, 29 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/sinif-ekseninde-hak-mucadelesi-371091

 

Atilla ÖZSEVER

TEKEL Direnişi birçok sorunu su yüzüne çıkardı. Özelleştirme politikaları için yaratılan illüzyon dağılırken, sendikaların bürokratikleşmiş yapıları da gözler önüne serildi. Sendikal hareketin mücadelesinde yeni bir hat çizme gerekliliğine dair tartışmalar da beraberinde geldi. Çalışma Ekonomisi Uzmanı Atilla Özsever yazı dizimizin bugünkü bölümünde TEKEL Direnişi’nin sendikal yönüne, güvencesizleşme karşıtı mücadeleye ve bugün için çizilmesi gereken mücadele hattına ilişkin yazdı.

TEKEL işçilerinin 15 Aralık 2009 tarihinde başlayan ve 78 gün süren direnişi, esas itibariyle güvencesiz çalışma koşullarına karşı bir mücadeleydi. Tütünün özelleştirme süreci, ilk kez 1980’lı yılların ortalarında Özal döneminde başladı ve 2001 yılında önemli bir aşamaya ulaştı.

Dünya Bankası’ndan “transfer” edilen ve 2001 yılındaki Ecevit Hükümeti’nde Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Kemal Derviş’in de büyük katkısıyla TEKEL parçalanıp özelleştirildi. Böylece TEKEL’in özelleştirilmesinin önündeki yasal engeller, 4733 sayılı Tütün Kanunu ile kaldırılmış oldu.

Kasım 2002’de AKP işbaşına geldi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2009 yılındaki kararıyla Türkiye genelinde bulunan 60 yaprak tütün fabrikasının kapatılarak 10 bin TEKEL işçisinin 4/C adı verilen geçici personel statüsüne geçiş olanağı sağlandı. İşçilerin iş akitleri, 31 Ocak 2010 tarihi itibariyle feshedilerek bu yeni statüye geçmesi istendi.

657 sayılı kanuna göre 4/C statüsünde çalışan geçici personel, iş garantisi olmayan, ücretleri yarı yarıya düşen, düşük ücret nedeniyle düşük emekli aylığına mahkûm edilen, kıdem tazminatı ve benzeri ödemelerden yoksun kalan ve toplu sözleşmeli grev hakkı bulunmayan güvencesiz bir kesimi oluşturuyordu.
TEKEL işçisi bu sürece karşı çıktı. Ankara’daki eylemleri sırasında polisin biber gazlı, coplu çok ciddi bir müdahalesine maruz kaldı. Zor kış koşullarında Türk-İş Genel Merkezi önünde naylon çadırlar kurarak direnişe başladı. Tek Gıda-İş Sendikası’na üye olan TEKEL işçilerinin mücadelesi belli bir aşamaya gelince AKP hükümeti, 4 Şubat 2010 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla 4/C’nin koşullarında iyileştirmeler yapmaya kalkıştı.

Ancak bu iyileştirmeler yeterli değildi. İşçiler direnişe devam kararı aldı. Bu arada Tek Gıda-İş Sendikası da, 4/C statüsünün Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla yüksek mahkemede dava açtı.

GÜVENCESİZLİĞE KARŞI

TEKEL Direnişi’nin güvencesiz çalışmaya karşı sürdürülen mücadelesi, şu başlıklar altında toplanabilir:

a) Bu direniş, 4/C statüsünü temelden reddederek güvencesiz çalışmanın ne tür bir çalışma biçimi olduğunu somut olarak topluma gösterdi.

b) 2005 yılında 52 gün süren SEKA direnişinde 4/C’nin reddedilme talebi yoktu. TEKEL Direnişi, SEKA eyleminden farklı olarak güvencesiz çalışmayı ön plana çıkardı.

c) Yine bu direniş, güvencesizlik karşıtlığı ile yeni çalışma rejimine karşı sınıf içi parçalanmayı gidermeye çalıştı. Sadece TEKEL işçilerinin değil itfaiye çalışanlarının, özel dershanelerde görev yapan ve ayrıca kamuda ataması yapılmayan öğretmenlerin, set işçilerinin, taşeron şirketlerinde görevli sağlık çalışanlarının hatta özel sektörde kısmi güvenceli statüde çalışanların da ortak bir mücadele hattında birleşmesinin gerekliliğini ortaya koydu.

d) Bu kararlı direniş, diğer çalışan kesimin özgüven ve özsaygı kazanmasına katkı yaptı, özellikle AKP iktidarı gibi muhalefeti etkisiz hale getiren, sindiren bir iktidar gücüne karşı direnmenin mümkün olduğunu gösterdi.

e) TEKEL Direnişi, diğer emek örgütlerini ve sendikal bürokrasiyi de harekete geçirdi. Bu çerçevede 17 Ocak 2010’da Ankara’da büyük bir mitingin düzenlenmesine, 4 Şubat 2010’da ülke çapında bir günlük iş bırakma eyleminin yapılmasına ve daha sonra da dört konfederasyon (Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen) tarafından 26 Mayıs 2010 tarihinde üretimden gelen gücün kullanılarak genel bir eylem kararının alınmasına neden oldu.

f) 4/C ile ilgili koşulların iyileştirilmesine yol açtı.

g) Bu eylemlilik süreci, TEKEL işçisinde sınıf bilincinin oluşmasında, siyasal görüşlerinin değişikliğinde önemli ölçüde rol oynadı.

5 VAKİT KOMÜNİSTİM

TEKEL Direnişi’nin bir diğer önemli özelliği de, sosyalist kesimin eyleme büyük bir destek vermesiydi. Komünist, sosyalist partiler ve örgütler, 20 Şubat 2010 günü yapılan eyleme kitlesel bir katılım sağlarken Türk-İş ve bağlı sendikaların sembolik düzeyde katkısı dikkat çekiciydi.

TEKEL işçisinde de sosyalistlere, komünistlere bakış açısı değişmeye başladı. Şöyle ki; yaşadığı olaylardan etkilenen Malatya TEKEL işçisi Hasan Topal, CNN Türk Televizyonu’nda yayınlanan bir röportajda şunları söylüyordu:

“Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk Artık 5 vakit komünistim” . Gerçekten direnişler, grevler işçi sınıfı için birer okuldur. İşçide ciddi bir bilinç sıçramasına neden olur. Bu arada kişisel bir gözlemimi de aktarmak isterim:

17 Ocak’taki miting öncesi, Ankara’daydım. Cumartesi miting vardı, Cuma akşamı dört saate yakın işçilerin arasında dolaştım, sohbet ettim. Hataylı bir işçi aynen şunları söylüyordu:

“Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir ön yargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle birlikte kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben TEKEL işçisi olmasaydım buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcıydım, solcu oldum.”

Kuşkusuz böyle bir süreç, işçi sınıfındaki bazı önyargıları kırdığı gibi sosyalist hareketin işçi sınıfı hareketi ile buluşmasının ne tür önemli kazanımlara yol açabileceğinin de küçük bir örneğini oluşturuyordu.

BÜROKRASİDEN GERİ ADIM

TEKEL işçisi, güvencesiz bir istihdam biçimi olan 4/C statüsüne karşı 78 gün direndi. Mücadeleci bir sendikal anlayışın gerekliliğini ortaya koydu. Ancak başta Türk-İş olmak üzere işçi ve memur konfederasyonları, 26 Mayıs 2010 Genel Eylemi’ni gerçekleştirmeyip geri adım attı. Sendikal bürokrasi, işçi mücadelesi önünde engel oluşturdu.

Emek kesimi, hukuki süreci etkileyecek bir mücadeleyi gerçekleştiremedi. Sonuçta Anayasa Mahkemesi, 4/C’yi iptal etmedi. Oysa 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi sonrasında Anayasa Mahkemesi, sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan yasayı iptal etmişti.

TEKEL Direnişi, kuşkusuz işçi sınıfı tarihinde önemli bir eylemdir. Ancak TEKEL işçilerinin dar ekonomik çıkarları için başlattığı bu eylemin özelleştirme karşıtı olarak tüm KİT’lerdeki işçileri kapsayan bir mücadeleye dönüşmemesi de saptanması gereken bir durumdur. Keza Ankara’da 78 gün süren bu eyleme 10 bin dolayındaki TEKEL işçisinden en fazla 2 bin kişinin katılması da dikkati çeken diğer bir husustur.

TEKEL eyleminin 4/C eksenini aşan bir sınıfsal dayanışma ve eylem birliği haline gelememesinde, 12 Eylül rejiminden miras kalan yasal çerçevenin payı olduğunu da belirtmek gerekir. Bununla birlikte sendika ve konfederasyon yönetimlerinin tabandan gelen talep ve hareketlenmelere yanıt verebilecek konumda olmadığı da dikkat çekicidir.

AKP hükümeti de, eylemin bir işçi sınıfı mücadelesi haline gelmesini büyük ölçüde engellemeye çalışmıştı. TEKEL Direnişi, tüm bu faktörlere karşın sosyal ve ekonomik hak mücadelelerinin sınıf ekseninde bir araya gelmesinde önemli bir tarihsel deneyimdir.

YOL HARİTASI

Emek hareketinin TEKEL Direnişi’ni de dikkate alarak önümüzdeki süreçte nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda şu görüşler ileri sürülebilir:
1. Yaklaşık 20 yıllık AKP iktidarının geldiği bu aşamada, birbirinden büyük ölçüde bağımsız, irili ufaklı işçi eylemlerini birleştirecek bütünsel bir emek hareketinin oluşturulmasına ciddi bir ihtiyaç vardır.

2. Otoriter bir çalışma rejiminin olduğu, çok önemli hak kayıplarının yaşandığı, işsizliğin, işten çıkarmaların, yoksulluğun ve gelir adaletsizliğinin yüksek boyutlara ulaştığı bu süreçte, sadece ücret artışı ve toplu pazarlığa dayanan bir sendikal anlayış ve yapının yetersiz kaldığı çok bellidir. Bunun yerine tabandan ve yerel düzeyden başlayan bir örgütlenme ve mücadele anlayışı ile birlikte güçlü bir merkezi irade oluşturan bir emek hareketinin inşası son derece gerekli hale gelmiştir. Güvencesiz çalışma koşullarına karşı başlayan TEKEL Direnişi’ni aşan daha kapsamlı, bütüncül ve somut talepler etrafında birleşen bir sendikal hareket, ciddi bir ihtiyaçtır.

3. TEKEL Direnişi’ndeki 26 Mayıs Genel Eylemi gibi önemli kararların mevcut sendikal yapılar tarafından gerçekleştirilememesi, sendikal bürokrasi sorununun ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu açıdan sendikal yapılarda köklü bir değişimi sağlayan, mücadeleci sendikal anlayışını hayata geçiren bir süreç öncelik taşımaktadır.

4. TEKEL Direnişi’nin bir eksiği olarak tütün üreticilerinin bu eyleme yeterince destek vermemesi dikkate alındığında önümüzdeki süreçte sadece işçilerin ve memurların değil güvenceli, güvencesiz tüm çalışanların, işsizlerin, emeklilerin, küçük esnafın, köylülerin, yani sermaye sınıfı dışındaki tüm kesimlerin birlikteliğini sağlayacak taleplerin ve buna uygun örgütlenme biçimlerinin gündeme getirilmesi önem kazanıyor.

5. Yine böyle bir toplumsal mücadelenin siyasal ayağının da ihmal edilmemesi gerekir Türkiye’de yükselen bir işçi mücadelesi, genel anlamda siyasi bir sonuç üretmeden dağılabiliyor. Örneğin 1989 Bahar eylemleri sonucunda güçlü bir emek hareketi oluşmuşsa da siyasal platformda bunun devamı gelmemiş ve gelişen hareket bir süre sonra sönümlenmiştir. Bu çerçevede anti-kapitalist bir perspektifi benimseyen kitlesel bir işçi sınıfı partisinin oluşturulması da gerekli gözükmektedir.

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri-3

Tekel’i anlatan öyküler

BirGün Gazetesi, 29 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/tekel-i-anlatan-oykuler-371092

 

Binlerce TEKEL işçisi, 15 Aralık 2009’da Ankara’nın kara kışında özelleştirmeye ve 4/C statüsüne karşı mücadeleye başladı. Polis müdahalelerine, Ankara’nın ayazına rağmen direnen emekçiler, tarih sayfalarına isimlerini yazdırdı. Hafızalardan silinmeyen bu direniş ardından da film ve kitaplara konu oldu.

İşte TEKEL Direnişi’ni konu alan bazı film ve kitaplar:

TEKEL 51

TEKEL 51 belgeseli, Tekel işçilerinin haklı direnişini desteklemek için yapılan genel grevden bir gün önce, yani Ankara’daki direnişin 51. gününde kolektif bir biçimde çekildi. Amacı, o gün işçilerin düşündüklerini, hissettiklerini aksettirmek, olanı belgelemekti. Gün ve gece boyunca çekilen görüşmeler, diğer görüntüler yine kolektif bir biçimde değerlendirildi, montajlandı. Direnişin 64. gününde TEKEL 51 bittiğinde mücadele sürüyordu. Kolektif bir yapım olan filmin yönetmen koltuğunda Ülkü Akgün, Nurşen Bakır, Erdal Bilici, Vahap Bozay, Burak Özay, Semin Sezerer, E. Ahmet Tonak, Cem Yıldırım gibi isimler oturuyor.

TEKEL Direnişi Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi

Emek hareketi için tarihsel öneme sahip olan TEKEL Direnişi’nin işçi sınıfına tuttuğu ışığı konu alan ‘TEKEL Direnişi Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi’ kitabı Nota Bene Yayınları’ndan çıktı. Kitap, TEKEL Direnişi’ni çeşitli yönleriyle ele alan toplam 11 makale, Tek Gıda-İş yöneticileri ve TEKEL işçileriyle yapılan sekiz röportaj ve 2009’un Kasım ayından 3 Nisan 2010’a kadar gün gün gelişmeleri içeren bir de günceden oluşuyor.

Kitapta her bir yazar, TEKEL Direnişi’ni değerlendirirken olması gerekeni betimlemeye değil olanı anlamaya çalışarak işçi sınıfı mücadelesinin geleceğine ilişkin önermelerde bulunuyor.

TEKEL İşçileri Direnişi

8’inci Montreal Türk Filmleri Festivali, En İyi Belgesel Film Ödülü’nü ise TEKEL’in özelleştirilmesine karşı çıkan işçi direnişinden görüntülerin yer aldığı ‘TEKEL İşçileri Direnişi’ adlı film aldı. Ortak bir yapım olan TEKEL İşçileri Direnişi, 5 yıl sonra Artıkişler Kolektifi’nce yapılmış 38 videoluk bir seçkiden oluşuyor. Direnişin ardından altı yıl geçtikten sonra o günleri izleyiciye adeta tekrar yaşatan filmin yönetmeni ise Sibel Tekin.

Bir Direniş Öyküsü TEKEL

‘Bir Direniş Öyküsü TEKEL’ adlı kitap da öykülerle, röportajarla TEKEL’in ruhunu anlatıyor. Sevgi Yılmaz’ın kaleme aldığı kitap, direnişten iki yıl sonra raflarda yerini aldı. Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan kitapta işçilerin eyleme başlamadan önceki düşünceleri, Ankara’ya gelişleri, karşılaştıkları sorunlar, yaşadıkları acılar kendi üsluplarıyla okuyucuyla buluşuyor.

TEKEL Direnişi Dersleri 2010 Sendikalarımızı Geri Alacağız

TEKEL Direnişi 2010; Sendikalarımızı Geri Alacağız!” tarihe düşülmüş bir not aslında. Uzun zamandır uyuyan devin uyanışının bir resmi, bir anlatısı belki de. Olmaz denilen şeylerin nasıl olur kılındığı üzerine bir “roman” belki. Cepteki son parayla alınan simitle, evlerden getirilen battaniyelerle, kışta karda yakılan sobalarla, çadırları evleri belleyip her gün gelen, daha önceden “komünist” diye korkulan öğrencilerle şenlenen ve ayakta duran bir direnişin hikâyesi. Kitap, toplam dört bölümden oluşuyor. Kitap, KALDIRAÇ Yayınları’ndan çıktı.

Direnişçi

Yönetmenliğini Murat Utku’nun yaptığı, “Direnisçi” belgeseli de 78 gün süren TEKEL Direnişi’ni konu alıyor. Hükümetin 4/C uygulamasına karşı TEKEL Yaprak Tütün İşletmesi işçilerinin direnisini aktaran film, TEKEL direnisi ışığında özelleştirme gibi neo-liberal dönüşümlerin toplum üzerinde yarattığı etkileri de sorguluyor. 2010 yılında beyaz perdeyle buluşan filminf galası İşçi Filmleri Festivali kapsamında Fransız Kültür Merkezi’nde yapıldı. İşçilerin alkışları ve ıslıkarı eşliğinde izlenen film, Bianet’in katkılarıyla hazırlandı.

 

TEKEL Direnişi’nin Öğrettikleri-4

Bu tarihi direniş hâlâ yol gösteriyor

BirGün Gazetesi, 30 Aralık 2021

https://www.birgun.net/haber/bu-tarihi-direnis-hala-yol-gosteriyor-371220

RIFAT KIRCI

AKPTEKEL’i sermayeye satmak istediğinde, işçiler Ankara’nın ayazında buna karşı tam 78 gün direndi. 2009’un Aralık ayında başlayan bu tarihi eylemin adı, TEKEL Direnişi’ydi. Birçok kez polis müdahalesine maruz kaldılar. Esnaf, gençler, öğrenciler toplumun birçok kesiminden de destek gördüler. Bu tarihi direniş mücadeleye omuz verenler için hâlâ fikir ve güç veriyor.

Peki, TEKEL direnişi hangi koşullarda gerçekleşti? Bu direniş AKP’de nasıl bir kırılma yarattı? Bu sorulara akademisyen Özgür Müftüoğlu’yla yanıt aradık.

TEKEL direnişi hangi koşullarda gerçekleşmişti?

TEKEL direnişi 2008 krizinin emekçiler üzerine etkilerinin en ağır biçimde ortaya çıktığı bir dönemde, 2009’un son 15 gününde başladı. Aslında TEKEL işçileri, işyerlerinin özelleştirilerek kapatılmasıyla beraber kendilerine dayatılan güvencesiz, daha düşük ücretle çalışma koşullarına tepkilerini ortaya koymak için Ankara’ya giderken, böylesine bir direniş gerçekleştirmeyi akıllarından dahi geçirmiyordu. Ama dertlerini anlatmak için AKP Genel Merkezi önüne geldiklerinde karşılaştıkları polis şiddeti öyle sert oldu ki, ertesi gün evlerinde olmayı planlayan işçiler, kışın ortasında Ankara’nın soğuğunda 78 gün işçi sınıfı tarihine geçecek bir direnişin öznesi oldular.

Bu kendiliğinden gelişen direnişin gerçekleşmesinde konjonktürün önemi büyüktü. Krize karşı uygulanan politikalar, toplumun çok geniş kesimleri için 2009’u işsizleşme, yoksullaşma ve güvencesizleşmeyle birlikte tam bir yıkım yılı haline getirdi. Artan işsizliğin yanı sıra hemen tüm sektörlerde ücretlerin ödenmemesi, taşeronlaşma ve örgütsüzleştirme baskıları yoğunlaşmıştı çünkü. Üstelik iktidar, krizle ortaya çıkan sosyal yıkımı önlemek bir tarafa “krizin sermaye için fırsata dönüşmesi”ni sağlayacak politikaları uygulamaya koyuyordu.

“Krizin faturasını emekçiye ödetmeyeceklerini” söyleyen sendikalar, sınıf perspektifinden uzak kriz analizleri ile mücadeleden olabildiğince uzak durdu. Ancak sınıf duyarlılığına sahip sendikaların bulunduğu kimi iş kollarında gerçekleşen direnişler sendikalar tarafından desteklenirken, tabandan gelen baskılara karşılık vermek üzere az sayıda da olsa kitlesel katılımlı eylemler düzenlendi. İşçi ve emekçilerin eylemlerinin yanı sıra 2009’da üniversite harçlarına, kentsel dönüşüme, suyun ticarileştirilmesine, barajlara ve kent içi ulaşım ücretlerine yapılan zamlara karşı da mücadeleler yürütülmüştü. Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde 2009’un toplumsal muhalefetin hareketlendiği bir yıl olduğunu söyleyebiliriz.

2009’a kadar gücünü artırarak gelen AKP, ilk kez kitlesel ciddi bir direnişle karşılaştı. Peki bu, iktidarı ne yönde etkiledi?

2009’a kadar geçen 7 yılı aşkın sürede iktidar, uyguladığı neoliberal yapısal uyum programı çerçevesinde 4857 sayılı İş Kanunu’nu çıkartarak, çalışma rejimini güvencesiz hale getirdi; özellikle 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası başta olmak üzere sosyal hakları ortadan kaldıran birçok yasal düzenleme yaptı. Bunun yanısıra kamu işletmelerini özelleştirirken, eğitimden sağlığa kamu hizmetlerini piyasaya açtı. Yani bu dönemde tüm icraatı IMF, DB, AB gibi kapitalizmin uluslararası kurumlarının da yol göstermesiyle sermayenin çıkarları doğrultusunda emekçileri haklarını gaspetmek yönünde oldu. Ancak bu icraatları özellikle AB üyelik müzakereleri çerçevesinde, AB müktesebatına uyumu gerekçe göstererek yaptığı için sendikalar ve diğer muhalif çevrelerden önemli bir tepki almadı; hatta birçok icraatı desteklendi.

Dolayısıyla 2009’a kadar toplumdan gelen tepkiler ve yaygın bir direniş, AKP’nin alışık olduğu bir durum değildi. Bu durum karşısında, kendisine yönelen tepkileri görmezden geldi ve toplumsal muhalefete karşı baskıcı bir tutum benimsedi. Ama özellikle TEKEL Direnişi’nin Ankara’nın merkezinde Sakarya Caddesi’nde toplumun hemen her kesiminden aldığı destekle büyümesi ve ülke gündeminin birinci maddesi haline gelmesi AKP’nin ve özellikle Erdoğan’ın sinirlerini iyiden iyiye gerdi. Bu bakımdan TEKEL Direnişi’nin AKP’nin en azından emekçi kesimler üzerindeki ideolojik inandırıcılığını kaybetmeye başlayıp, devleti baskı araçlarına başvurmak zorunda bırakan ilk önemli eylem olduğunu söylemek mümkündür. TEKEL Direnişi sürecinde ve sonrasında AKP, sermayenin çıkarlarını savunmak adına emekçilere karşı uzlaşmaz, otoriter bir tavır sergiledi. Bu tavrı sürdürmeye de devam ediyor.


Özgür Müftüoğlu

 

TEKEL Direnişi’nden sonra toplumsal hareketlilik ve muhalefet ne yönde etkilendi?

AKP’nin tüm baskıcı tutumuna rağmen TEKEL Direnişi sonrasında toplumsal hareketlilik sürdü. Bunda TEKEL Direnişi’nin yanı sıra 2008 krizinin ve AKP’nin 7-8 yıldır uyguladığı ekonomik programın toplumsal etkilerinin hissedilmeye başlamasının etkisi büyüktü. TEKEL Direnişi’ne kadar sokak ve meydan işgali, Türkiye’de fazlaca kullanılan bir eylem biçimi değildi. TEKEL Direnişi’nde bunun ne denli etkili olduğu görüldü.

Sendikaların mücadele hattını ve pratiğini nasıl değiştirdi?

TEKEL direnişi, sendikaların mücadeleden uzak, uzlaşmacı bir yaklaşımı benimsediği bir süreçte gerçekleşti. 2009’daki pek çok eylemde olduğu gibi TEKEL işçilerinin Ankara’ya eyleme gidişlerinden Türk İş Genel Merkezi önünde direnişe geçmelerine kadar tüm süreç işçilerin örgütlü oldukları Tek Gıda İş Sendikası’nı -adeta- iteklemesiyle gerçekleşti.

TEKEL işçileri, Türk-İş’in mücadeleden uzak yapısını da aşıp mücadele yönünde bir takım kararların alınmasını başardı. Ancak bunlar cuma günleri birkaç saat iş bırakmak gibi sadece göstermelik kararlardı ki Türk-İş bu göstermelik kararların dahi tam anlamıyla uygulanmasını sağla(ya)madı. Her kesimden emekçinin TEKEL Direnişi’ne gösterdiği ilgi ve üyelerinin zorlamasıyla Türk İş dışındaki konfederasyonlar da direnişe destek vermek zorunda kaldı. Ancak DİSK ve KESK başta olmak üzere sendika ve demokratik kitle örgütlerinin de TEKEL işçisinin direnişine desteği söylemden ya da destek için oturma eylemleri gibi pasif eylemliliklerden öteye geçmedi. TEKEL işçisinin kararlı duruşu sayesinde direnişin yanında görünmek zorunda kalan Türk İş ve diğer konfederasyonların samimiyetsizlikleri, direniş sırasında gerçekleşen 17 Ocak mitingi, 4 Şubat grevi ve 20 Şubat eylemlerindeki göstermelik katılımlarıyla daha da görünür oldu.

Konfederasyonlar, direnişin 70. gününde, işçilerin büyük umut beslediği ve “Genel grev, genel direniş” sloganlarıyla beklediği bir toplantı yaptı. Beklentilerin aksine, TEKEL işçisini yalnızlaştıracak bir “mücadeleden kaçış” tavrının ortaya konulduğu toplantıda; direnişin sona erdirilmesi kararlaştırılarak hükümete bir takım talepler yöneltip bunlar yerine getirilmediği takdirde 3 ay sonra genel eylemlere gidileceği belirtildi. Bu kararın ardından TEKEL işçileri bir kaç gün içinde çadırları söktü. Direniş de böylece sona ermiş oldu.

Özetle, sendikal bürokrasiye rağmen gerçekleştirilen ve siyasi iktidara teslim olmayan bir işçi direnişi, 78 gün sonra aşamadığı o sendikal bürokrasi tarafından yalnızlaştırılarak fiilen dağıtıldı. TEKEL Direnişi, küreselleşme sürecinde iyiden iyiye pasifize olmuş, sınıftan koparak bürokratikleşen sendikalara rağmen mücadele verilebileceğini gösterdi ama o köhnemiş yapıyı aşamadı. Maalesef bu köhnemiş yapı, işçi sınıfı mücadelesinin önünde bugün de aşılması gereken bir engel olarak durmakta.

Peki, direnişin kazanımları ne oldu?

Toplumsal mücadelelerin kazanımlarını bugünden yarına somutlayarak değerlendirmek mümkün değil. TEKEL Direnişi’ni de övülecek ya da yerilecek bir eylem olarak değerlendirmek yerine sınıf mücadeleleri ve diğer toplumsal hareketler için dersler çıkartılması gereken bir “vaka” olarak görmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Bu bağlamda TEKEL Direnişi, 12 Eylül Darbesi’yle işçi sınıfının üzerine örtülen ölü toprağını atıveren ve ekmek kavgasının masa başında sermayeyle uzlaşarak değil, sokakta mücadele ederek kazanılacağını anımsatan bir eylemdir. Bu direniş sadece TEKEL işçisinin hakları değil, giderek güvencesizleştirilen, insanlık dışı çalışma koşullarına mahkûm edilen tüm Türkiye emekçilerinin hakları için gerçekleştirildi. Direnişin kırılması ise o dönemde sıkça ifade edilen “TEKEL işçisi kaybederse tüm emekçiler kaybeder” sözünü maalesef gerçek hale getirdi; milyonlarca emekçi güvencesiz, örgütsüz bir çalışma rejimine mahkûm edildi.

Bugün Türkiye, TEKEL Direnişi’nin gerçekleştiği döneme göre çok daha otoriter bir rejimle yönetilmekte. Malum rejimi inşa eden AKP’nin demokrasi maskesini ilk düşüren, gerçek yüzünü gösteren bir eylem olarak da kabul edebiliriz bu direnişi. Ülkenin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda aradan geçen 11 yıldaki bu gerilemesinde TEKEL Direnişi’nin başarıya ulaşamamasının da etkisi olduğu muhakkak. Zira işçi sınıfı mücadelesi, demokrasi mücadelesinden ayrı tutulamaz. O halde bugün karşı karşıya olduğumuz otokrasiye karşı mücadele için TEKEL Direnişi’nden çıkarılacak önemli dersler olduğunu da unutmamak gerekir.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir