ANILARINA SAYGIYLABİLİM İNSANLARIBİLİM-TEKNOLOJİBİLİŞİMEĞİTİMMÜCADELE TARİHİTARİHYÜKSEK ÖĞRETİM

KATLEDİLİŞİNİN 40. YILDÖNÜMÜNDE NECDET BULUT: Sıradışı bir bilim insanı, örnek bir devrimci, bir kuyrukluyıldız_ Söyleşi: Siren İdemen_ 8 Aralık 2018_ birartibir.org

KATLEDİLİŞİNİN 40. YILDÖNÜMÜNDE NECDET BULUT

Sıradışı bir bilim insanı, örnek bir devrimci, bir kuyrukluyıldız

Söyleşi: Siren İdemen

8 Aralık 2018

https://birartibir.org/siradisi-bir-bilim-insani-ornek-bir-devrimci-bir-kuyrukluyildiz/

 

Öğretim üyeleri Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakıoğlu, yedi TİP’li öğrenci Serdar Alten, Latif Can, Faruk Ersan, Efraim Ezgin, Salih Gevenci, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar ve daha niceleri… 1978 faşist katliamlar yılıydı. Süleyman Demirel’in “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz’ dediği günlerde sağcıların işlediği cinayetlerden biri Necdet Bulut’un öldürülmesiydi. 26 Kasım’daki silahlı saldırıda, Necdet Bulut’un eşi Neşe Erdilek Bulut ve oğlu Yiğit yaralandı. Saldırı sonrası hastanede yaşananlar da ihmal denemeyecek kadar şaibeli. Tam 12 gün boyunca ağır ağır ölüme gönderilen bu sıradışı bilim insanını, örnek devrimciyi “Karanlığın Katlettiği Bir Bilim İnsanı: Necdet Bulut” adlı kitabı hazırlayan Neşe Erdilek Bulut’tan dinliyoruz.

 

O meşum günün biraz öncesinden başlasak…

Neşe Erdilek Bulut: Necdet ODTÜ’de Bilgisayar Merkezi müdürü ve Akademik Konsey üyesiydi. 1977’de, o baskıcı dönemde, ODTÜ’deki muhalefeti bastırmak, ÖTK’larla [Öğrenci Temsilcileri Konseyi] oluşturulan demokratik ve özgür ortamı tahrip etmek için Süleyman Demirel tarafından rektör olarak ülkücü Hasan Tan atanmıştı. Hasan Tan bu misyonla geldi ve gelir gelmez Bilgisayar Merkezi’nde sendikalı çalışanların hepsinin işine son verdi. İşçi statüsünde göstererek çok sayıda ülkücüyü okula aldı. Ondan sonra ciddi bir mücadele başladı. Necdet Bilgisayar Merkezi’nden istifa etti. O dönem öğretim üyeleri sendikalıydı. Necdet 1975’te kurulan TÜMÖD’ün [Tüm Öğretim Elemanları Derneği] kurucusu ve üyesiydi. İnsan ilişkileri çok güçlüydü, herkesle, kendisine en aykırı görüştekilerle bile uygar bir ilişkiye girer, saygıyla, pozitif yaklaşarak kendi görüşüne çekebilirdi. Bu özelliği TÜMÖD için de çok yararlı olmuştu. Kişisel özellikleriyle insanları toparlayabilen, ciddi iş disipliniyle çalışmaların iyi yürümesini sağlayan bir insandı. Bir de TÜTED [Tüm Teknik Elemanlar Derneği] vardı, onun da yönetim kurulu üyesiydi. Memurların siyasi partilere üye olması yasaklandığı için TİP üyesi olamıyordu, ama öncesinde TİP’e üyeydi. Çizgi olarak hep TİP’e yakındı. Partiye çok bağlıydı. 1977 seçimlerinde İzmir milletvekili adayı olmuştu.

Bütün dünyada sendikaya aman vermemesiyle bilinen IBM’de Bilgi İşlem İşçileri Sendikası’nın kurulmasına öncülük ediyor. TİP’e üye oluyor. Köy çalışmalarında, kahve toplantılarında, gece afişlemelerinde hep en önde.

İzmirli değildi ama, değil mi?

 

 

Sivas’ta doğuyor Necdet. Babası memur. Konya’da yaşıyorlar uzun süre, liseyi orada bitiriyor. Baba sonra esnaf oluyor. Annesi ev hanımı, başı bağlı bir kadın, geleneksel bir aile. Kardeşlerinin, ailenin solla alakası yok. Necdet kendi kendini geliştirmiş. 1960’ta İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi jeofizik bölümünden mezun olur olmaz askere gitmiş. 1961-62’de Genelkurmay’da Ar-Ge bölümünde bilgisayarla tanışmış. Askerlikten sonra IBM’e giriyor. ‘63-69 arasında IBM’de sistem mühendisi olarak çalışmaya başlıyor, kısa sürede yükseliyor. Bütün dünyada sendikaya aman vermemesiyle bilinen IBM’de Bilgi İşlem İşçileri Sendikası’nın kurulmasına öncülük ediyor. O arada, ‘67’de TİP’e üye oluyor. Küçük bir kaplumbağa arabası var, o vosvosla arkadaşlarıyla köy çalışmalarına gidiyorlar, seçim kampanyası yapıyorlar. Köylerde, kahve toplantılarında, gece afişlemelerinde hep en önde Necdet. IBM’de yüksek maaşla çalışıyor ama, akademik çalışma yapmak, hoca olmak istiyor. ODTÜ’ye geçiyor ‘69’da. Sistem programcısı olarak geliyor, bir-iki ay içinde öğretim üyesi oluyor. Bir sene dolmadan, ABD’ye Purdue Üniversitesi’ne gidiyor. Orada yüksek lisans ve bilgisayar konusunda doktorasını alıyor. Türkiye’de bilgisayar alanında doktoralı ilk insan oluyor. Purdue’da yardımcı profesör olarak çalışıyor. Üzerinde çalıştığı konu yazılım fiziği [tezinin başlığı Invariant Properties of Algorithms]. Doktora hocası Halstead’la birlikte bu konuyu bilim dünyasına ilk sunanlardan biri oluyor. ‘74’te öğretim üyesi olarak ODTÜ’ye dönüyor. ‘75’te ODTÜ Bilgisayar Merkezi’nin müdürlüğüne getiriliyor. ODTÜ Bilgisayar Merkezi’ni onun var ettiği söylenir hep. Bu arada, ders vermeye ve uluslararası bilimsel kongrelere katılmaya devam ediyor. Çok başarılı bir yönetici, ODTÜ Bilgisayar Merkezi hem on binden fazla öğrenciye, bine yakın öğretim üyesine hem de üniversite dışında birçok kuruma hizmet veriyor. Orada da sendikalaşma çalışması yürütüyor, merkezdeki çalışanların hepsi Sosyal-İş üyesi oluyor. Ama ‘77’de Hasan Tan gelince tüm bu sendikalıları işten çıkarıyor ve Necdet istifa ediyor. ‘78’in başından itibaren de ODTÜ’den bir seneliğine izin alıp Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne ders vermeye gidiyor, elektrik mühendisi Güney Gönenç’le birlikte. O zamanlar “uçan profesörler” lafı vardı; uçağa atlar, yeni kurulan üniversitelere gidip bir saat ders verip hemen geri dönerdi kimi hocalar. Necdet’le Güney öyle değildi, gerçekten öğrenci yetiştirmek, özerk demokratik üniversiteyi kurum olarak yaşatmak için çaba sarf ediyordu. Özerk üniversite girişimleri Hasan Tan yüzünden ODTÜ’de sekteye uğramıştı. Ama KTÜ’de TÜMÖD’ün mücadelesiyle Erdem Aksoy rektör olmuştu. Necdet’in bilgisayar merkezi kurmak için davet edilmesini sağlayan da oydu.

Türkiye’de bilgisayar alanında doktoralı ilk kişi o. ODTÜ Bilgisayar Merkezi’nin müdürlüğüne getiriliyor. Orada da sendikalaşma çalışması yürütüyor.

Öğretim üyeliği, yöneticilik, sendikal, siyasi faaliyet dışında da uğraşları varmış, değil mi?

Aynı dönemde hem TÜTED hem TÖMED’in yönetimi, Bilgisayar Merkezi yöneticiliği, hocalık, bilimsel çalışmalar, kongreler; bir yandan da siyasal çalışma yürütüyor, gazetelere, dergilere yazılar yazıyor. Çok çeşitli merakları vardı. Müzik, dans, şiir, tiyatro… Önceki yıllarda, Şanar Yurdatapan’ın abisi, Şanar ve Necdet İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nin rozetinden esinlenerek Kuyrukluyıldızlar diye bir müzik grubu kurmuşlar, orada şarkı söylemiş. ABD’ye o zamanki eşi ve oğlu Yiğit’le beraber gitmiş. Orada eşi de doktoraya başlamış. Yiğit’in ilkokul yaşı geldiğinde Necdet çocuğun okulu için Türkiye’ye dönmüş. Eşi orada kalmış, sonra da dönmek istememiş ve boşanmışlar. Bütün bu faaliyetler, iş güç sırasında oğlunu da tek başına büyütüyor. Ben tanıdığımda Yiğit liseye başlıyordu ve okulda çok başarılıydı. Hiç unutmadığım küçük bir sahne beni çok etkilemişti. Bir gün, çok neşeli “bugün kendimle çok iftihar ediyorum” dedi. “Yiğit’in boyu uzadı, pantalonları kısalmış, paçalarını söküp uzattım, diktim, çok güzel oldu.” Onca önemli işler yapan, başaran adamın bu paça kısaltmasını böyle gözleri parlayarak anlatması bence onun hakkında çok şey söylüyor. Evi hep pırıl pırıl tertemizdi. Yemek yapmaya bayılırdı. Beni yemeğe davet ederdi, nasıl güzel yemek yapardı anlatamam. Hayattan zevk alan, gayet güzel dans eden, müzikten anlayan bir insandı.

Sizin yolunuz ODTÜ’de mi kesişti?

ODTÜ’ye ‘68’de girdim, sosyoloji okudum. 6 yaşında koleje, TED’e girdiğim için, ODTÜ’de hazırlık sınıfına gitmedim, 17 yaşında üniversite birinci sınıftaydım. Çok aktiftim o zamanlar. Necdet’le yolumuz ODTÜ’de kesişmedi. Ben 71’de mezun oldum. Partinin [TİP] Yürüyüş dergisi arkadaşların Çığ matbaasında çıkarılırdı. Çığ’da buluşulurdu sık sık. Derginin çıkışına yakın, yazılar okunur, sayfalar düzenlenirdi. O zaman daktiloyla yazılır, elle pikaj, montaj yapılırdı. Sabahlara kadar çalışılırdı. Biz de yardım ederdik. Kalabalık bir arkadaş grubuyduk. Necdet de oraya gelirdi. 20’li yaşlarında militan bir kızdım. Serttim, ne makyaj, ne süs püs. Çığ matbaasında rastlaşır olduk.

Hocalık, bilimsel çalışmalar; bir yandan da siyasal faaliyet, gazetelere, dergilere yazıyor. Çok çeşitli merakları vardı. Müzik, dans, şiir, tiyatro… Kuyrukluyıldızlar diye bir grup kurmuşlar, orada şarkı söylemiş.

TİP’e girmeniz nasıl oldu?

Neşe ve Necdet, Taksim, 1 Mayıs 1978

 

Fakültenin üçüncü sınıfında katıldım TİP’e. Sonra, 12 Mart’ta parti kapatılıp ‘75’te yeniden açıldığında da Ankara il yönetiminin kurucuları arasında yer aldım. Sonra da il disiplin kurulundaydım. Partili olmak benim için çok önemliydi. Metin Çulhaoğlu’yla evliydik o zaman. Baştan beri TİP’li değildim. Önceleri cuntacıydım. Babam askerlikten istifa etmiş, askeri doktordu. Talat Aydemir olaylarının, cunta faaliyetlerinin içindeydi. Ben de onlarlaydım. Talat Aydemir’i mezara defneden babamdı. Hatta idam gömleği bizim eve geldi. Evde hep politika vardı. On yaşından beri, hep sol bir muhalefet içindeydim. Dede Bulgaristan göçmeni, o da muhalifmiş. Evde hep direniş havası vardı. Deniz Gezmiş’in doktoru diye bilinir babam. ODTÜ’den bir önceki yılın sonunda, karne aldığımız gün, kutlamak için Kızılay’da bir pastaneye gittik annemle. Babam da Sakarya Caddesi’nin başındaki muayenehanesinden gelecek. Bekledik, bekledik, babam yok. Eve döndük, haber geldi, babam içerde diye. Dönüşüm diye solcuların çıkardığı bir dergi vardı, Sakarya’nın girişinde satarlardı. Sağcılar da aynı yerde Kuvayi Milliye satıyor. Bunlar birbirine girmiş, polisler de bizimkilerin sopalanmasını seyrediyor. Babam muayenehanenin balkonundan görüyor. İnmiş aşağıya, bağırıyor: “Ne yapıyorsunuz çocuklara, katiller!” Adamın biri geliyor, “Sen kime katil diyorsun” diye çıkışıyor. Meğer adam emniyet müdürüymüş. Böylece bizimki giriyor içeriye. Dergi satan solcu çocuklarla beraber kalıyor sabaha kadar. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nden gençlerle orada tanışıyor, onların dostu oluyor. ODTÜ’ye kayıt olmaya babamla gittik. Sosyalist Fikir Kulübü tanıtım için stant açmıştı, hemen o gün üye oldum. Öğrenci Birliği seçimleri için aktif çalışmaya başladım. Ama 17 yaşındayım diye bana oy kullandırmadılar. Sinirden delirdim. Sonbaharda, yeni yönetim kuruldu, “bir de kız olsun” dediler herhalde, 18 yaşında beni yönetime aldılar. Eve gittim, babama anlattım. “Emin misin yönetim kuruluna girmek istediğinden, bence biraz küçüksün” dedi. Ben de gururla “Arkadaşlarım beni uygun gördü” dedim. Aslında çocuktum. Hem çekiniyorum, hem de hoşuma gidiyor tabii. Yusuf Aslan’la, Hüseyin İnan’la aynı yönetim kurulundaydık. O dönem Deniz yaralandı, babam tedavi etti. Kim yaralanırsa, rahatsızlanırsa babam bakardı. Dağa çıkarlar, dağda apandisit krizi tutan olur, babam ameliyat ederdi. Aranırlarken, tedavilerini babam yapardı. Arkadaşlarımdı hepsi. Bir şey olduğunda bana söylerler, babamı çağırırdım. Denizler’in idamını engellemek için babam çok uğraştı. Bütün milletvekillerine telgraflar çekti, denemediği yol kalmadı. Ama önleyemedi tabii. Zaten kalp hastasıydı. Denizler’in idamından bir hafta sonra, 51 yaşında öldü. Kaldıramadı o meseleyi.

Nasıl TİP’li olduğunuza dönersek…

O zaman “dar cephe-geniş cephe” tartışması vardı. Hüseyin İnan, Ahmet Sinan, Metin Çulhaoğlu, hepimiz SFK yönetim kurulundaydık… Bir tek Yusuf’la ben geniş cepheciydik, diğerlerinin hepsi partili. Bir sene sonra ise [1969] iki partili vardı, ben ve Metin. Diğerlerinin hepsi Dev-Genç’e geçmişti.

Necdet nefis yemekler hazırladı. Müzik dinledik. Dans ettik uzun uzun. Yıllardır dans etmemiştim. Aa dedim, bu adam hem sosyalist, hem hayattan keyif alıyor, vay canına.

Siz Dev-Genç’li olmayı düşünmüş müydünüz?

Başta, silahlı mücadele yanlısıydım. “İşçi sınıfıyla, partiyle olmaz bu işler” diyordum. Metin’le beraber işçi sınıfı nedir, sosyalizm nedir öğrendim, okudukça sosyalistleştim. Yusuflar silahlı mücadeleyi benimsedi. Yusuf’la çok iyi arkadaştık, ama ayrı yönlere gittik.

Yusuf Aslan nasıl biriydi?

Epeydir Yusuf’la ilgili yazmak istiyorum aslında… O zamanlar her eylemden sonra, Kızılay’daki Amerikan Haber Merkezi’nin camları taşlarla indirilir, polis de milleti toplar götürürdü. Hem taşlama hem de sağcılarla kapışma bölgemiz Güvenpark’ın karşısı. Yine bir kapışma sırasında bizim çocuklar alınmış içeriye. Sağcılardan alınanlardan biri de Yusuf. Yusuf’un babası komünizm karşıtı, sıkı dinci militan bir adam. Oğlu da militan, ama ODTÜ’yü kazanmış. Yusuf içeride yalnız kalmış, bizimkilerin arasına düşmüş. Bizimkiler ona nasıl işlemişlerse, çıkınca bizimkilerin arasına katılmış. Yusuf’un solcu olması böyle yani. Sonra ABD Büyükelçisi Komer’in arabasının yakılması olaylarında alınanlar arasında da Yusuf vardı. Bunlar hapiste diye bizim evde her gün yemek yapılıyor. On beş kişilerse, annem yirmi kişilik paketler hazırlıyor; börekler, dolmalar, köfteler, birer porsiyon kumanya gibi. Annem arabayla götürüyor, hapishanenin kapısından veriyoruz içeriye. Annem polislere “Beş tanesi de sizin olsun” diyor. Bizim çocuklar her gün yemek yiyor ama, para da lâzım içerde. Arkadaşlar bana Yusuf’un anne babasının evini tarif ettiler, “sen kızsın, babası sana bir şey yapmaz, Yusuf için para istemeye sen git” dediler. Herkes korkuyor babasından. Ailenin de haberi yok Yusuf’un bizimle olduğundan, içeri girdiğinden. “Peki” dedim. Annemle gittik. Bahçelievler son durağın arka sokaklarında bir gecekondu mahallesi, annem Mercedes’in direksiyonunda… Ben girdim eve. Annesi başı bağlı sessiz sakin bir kadın, babası sert sert oturuyor. “Yusuf bizim folklor kulübünde, İstanbul’a gitmişlerdi topluca. Polis otobüsü çevirmiş, arkadaşların hepsini içeri almışlar. Para lâzımmış” dedim. Adamın yüzü düştü, “Bir arkadaşıma borç vermiştim bugün, yanımda para yok” dedi. Zaten eve girdiğimde, onları gördüğümde para istemeye gittiğime pişman olmuştum. Tam kapıdan çıkarken annesi sessizce beni tuttu, kefen parası diye sakladığı, zamanı geçmiş bir deste parayı, bohçasından çıkardı, bana veriyor. “Tamam teyzeciğim, sağol” dedim, çıktım. Annemle yol boyu hüngür hüngür ağladık. Tabii denkleştirdik parayı, yolladık. Çok yakın arkadaştık Yusuf’la. Hüseyin’le de çok iyiydik.

Trabzon’da tüm ilçeleri dolaşıyoruz, il ve ilçe teşkilatlarını kurmaya çalışıyoruz. Bir yandan da Necdet bilgisayar merkezini kuruyor. Sonunda il teşkilatını kurduk, ilçe teşkilatları da organize oldu. Bir hafta sonra da saldırı oldu.

Hüseyin İnan nasıl biriydi?

Çok hoş, çok iyi bir insandı. Yusuf daha saftı, Hüseyin daha oturaklıydı. Yaşı diğerlerinden küçüktü, ama güvenilen, çok düşünerek konuşan, ağır bir çocuktu. Yusuf daha canlıydı. Ulaş (Bardakçı) daha çekingendi. Ulaş’la da samimiydik. Hepsiyle yakın arkadaştık. Onların Dev-Genç’e gitmesiyle mücadelede koptuk, ama yine de işgal dönemlerinde beraberdik, beraber çatışırdık polisle. Hatırlıyorum, teneke kutulardan bombalar yapmıştık. Bomba dediğim, molotof gibi, ev yapımı, sadece birazcık yangın çıkaracak şeyler. Polis kulübü basıyor, onları ne yapacağız, kaçırmak lâzım. Çantama tıkıştırdım, tüydüm, evde odamda bir yerlere sakladım. Derken, 12 Mart oldu, sokağa çıkma yasağı koydular, ev aramaları başlıyor. “Eyvah” dedim, “baba, evde bombalar var”. Anneme bir şey çaktırmadık, babamla Gölbaşı’na gittik, o bombaları göle attık. Böyle bir babaydı. Dördüncü sınıftayken, ‘70’te Metin’le evlendik. Çankaya’da oturuyorduk. 12 Mart darbesinden sonra, Nisan’da Balyoz harekâtı olmuştu. O gece Sosyalist Fikir Kulübü yönetimindeyim diye beni de aldılar. Yıldırım Bölge kadınlar koğuşunun açılışı da o zaman oldu. Gittik Yıldırım Bölge’ye, o dönem erkek hapishanesiydi, kadınları koyacak yer yok. Bizleri iki-üç gün bir odada tuttular. Sonra depo gibi bir yere tıktılar. ODTÜ’den farklı gruplardan üç-beş kadındık, birbirimizi okuldan tanıyorduk. Bir de Gazi Eğitimli bir kız grubu vardı. O öğrencileri en önce bıraktılar. Her akşam yeni birileri geliyordu. Oya Köymen hocamdı, onu getirdiler. Derken, Behice hanım geldi. Oya Köymen, Behice hanım, ben yan yana yatıyorduk. İlk getirdikleri gece, baktım Behice hanım beni dürtüyor, “Neşe” dedi ben düşeceğim yataktan”. Oya’yla ite ite kadını nerdeyse düşürüyormuşuz. Böyle anılar işte… 25 gün kaldım, bıraktılar bizi. Bir iddianame hazırlayamadılar. ‘75’te, Behice hanımla beraber partinin yeniden kuruluş çalışmalarına katıldım. Ama ‘78’den sonra muhalefete başladım. 13 Eylül 1980’de partiden attılar beni. 12 Eylül’ün ertesi günü beni partiden atmakla uğraştılar. 25 yaşında, çok genç bir yaşta partide çok önemli bir görev üstlenmiştim. Benden çok daha uzun süre emeği geçmiş yılların partilisi kadınlar vardı. Sanırım, “ufaklık, aktif bir kız, pek bir şeye itiraz etmez” diye düşünerek, erkek bakışıyla yönetime girdim. Çok faaldim tabii, ama o görevi o dönem hak ettiğimi sanmıyorum. Metin Yürüyüş’ün yazı işleri müdürüydü. Yalçın Küçük başyazar gibiydi. Metin Yalçın Küçükçü oldu. Yalçın’la parti arasında ciddi tartışmalar yaşandı. Onu partiden atan disiplin kurulundaydım ben. O olay Metin’le aramızı bozdu. Zaten hiçbir zaman çok iyi olmamıştı. Hem ideolojik olarak anlaşamadık hem de eş olarak. ‘77’de ayrıldık.

Polisler yerdeki kovanları ağaçların altına tekmelediler. Saldırganlar uzun süre beklemiş gelmemizi, bir sürü sigara izmariti vardı. Biz topluyoruz, onlar ezip ufalıyor izmaritleri. Kovanları, izmaritleri teslim etmemize rağmen, mahkemede hiçbiri çıkmadı, hepsi yok edildi.

Necdet’le tanışmanız da o yıl, değil mi?

O aralar dediğim gibi kalabalık bir arkadaş grubumuz vardı. Necdet benden hoşlanırmış, benim haberim yok. Yakın arkadaşımızın evinde bir buluşmada daha samimi olduk. Bir gün sinemaya gittik. O zaman Ankara’da su kesikti. Necdet’in ODTÜ’deki lojmanındaysa su vardı. “Gelin lojmanda banyo yapın” dedi. “Tamam” dedik, gittik. Banyo yaptık. Necdet bize nefis yemekler hazırladı. Müzik dinledik. Dans ettik uzun uzun. Yıllardır dans etmemiştim. Aa dedim, bu adam hem sosyalist, hem hayattan keyif alıyor, vay canına.

Ne dinlediğinizi hatırlıyor musunuz?

Boney-M çalmıştı, onu hatırlıyorum. Müzik zevki çok genişti. Hâlâ bütün plakları duruyor burada. Öyle dansla, müzikle başladı, Necdet gelir beni alırdı, yemek yer, sohbet ederdik. Bir-iki ay içinde evlenelim dedik. Bu sefer ilk evliliğim gibi değildi, kaptırmıştım kendimi.

Evlendikten hemen sonra mı gittiniz Trabzon’a?

Necdet ve Neşe, 1 Mayıs 1978

 

Bilgisayar merkezi kurmak için KTÜ’ye gideceği evlenirken belliydi zaten. Trabzon’a gider gitmez boş lojman çıkmadı. Eşyalarımız bir depoya kondu. Biz de üniversitenin sahil tesislerinde kalmaya başladık, yan yana iki odanın birinde Yiğit kalıyor, birinde biz. Yiğit okula kaydoldu. Ben de özel Köşk Lisesi’nde sosyoloji-felsefe-mantık ders grubu öğretmeni oldum. Bu arada, partiden il teşkilatını kurmak için görevlendirildik. Çalışmalara başladık. Necdet bir yandan TÜTED’i canlandırmaya çalışıyor. Merkezden Işıtan [Gündüz] geldi. Işıtan, ben, Necdet tüm ilçeleri dolaşıyoruz, herkesle görüşüyoruz, il ve ilçe teşkilatlarını kurmaya çalışıyoruz. Bir yandan da Necdet bilgisayar merkezini kuruyor. Sonunda il teşkilatını kurduk, ilçe teşkilatları da organize oldu. Ben sayman oldum, Işıtan da il başkanı. Bir hafta sonra da saldırı oldu.

Kalın bağırsaklar, böbrek, tüm karın bölgesi parçalanmış. İkinci ameliyata tam 24 saat sonra aldılar. Hiçbir doktor bu kadar zaman kaybetmez, asla süt içirmez. Yoğun bakımda günden güne kötüleşti. Necdet uzun uzun, acı çekerek gitti. 

İlk yerleşmeniz sırasında, örgütlenme çalışmaları yaparken yerel halkla bir sürtüşme oldu mu?

Gerilim sürekli vardı. Üniversite rektörünün arabasına bomba konmuş, solcu öğrenciler öldürülmüş. MHP çok güçlü, Pol-Bir [sağ görüşlü polislerin örgütü] örgütlü, ama Pol-Der [sol görüşlü polislerin örgütü] de var. Biz gider gitmez ne kadar demokratik kitle örgütü varsa, hepsiyle ilişkiye geçtik. Necdet her görüşten insanlarla dostluk kurabilirdi. Amacımız faşistlere karşı demokratik bir platform kurmak. Bu arada, 06 plakalı kıpkırmızı bir arabayla dolaşıyoruz. Üniversitedeki faşist hocalar Necdet’i çok iyi biliyorlar. Necdet hakkında bilgiler gitmiş zaten, TÜMÖD’le, partiyle ilişkisi, her şey biliniyor.

Tedirginlik duyuyor muydunuz, kendinizce birtakım tedbirler alıyor muydunuz?

Arabanın sigortasını yenilediği gün Necdet, “terör sigortası da yaptırdım” demişti. Aldığımız tedbir bu. Trabzon’da iyice faşist bir mahalle var. Lojmanın orada olmasını istemiyoruz, korkuyoruz oralarda. Bir güvenlik kaygımız var, ama bir şey de yapamıyoruz. Yine de mesela lojmana taşınınca yatak odası camlara pek yakın olmasın, dipte olsun diye konuşuyoruz.

Saldırı olduğunda hâlâ sahil tesislerinde kalıyordunuz, değil mi? 

Evet. 26 Kasım akşamı, CHP il yönetim kurulundan eczacı bir kadın Işıtan’ı ve bizi yemeğe davet etmişti. Gayet güzel sohbet ettik, saat 23.30 gibi ayrıldık. Önce Işıtan’ı evine bıraktık. Yiğit, ben, Necdet arabayla sahil tesislerine doğru kıvrılan yola girdik. Bizden başka bir-iki aile daha vardı tesislerde kalan. Girişe doğru, yolun karanlık kısmında bir grup genç toplanmıştı. O ailelerden birinin misafiri olabilir diye düşündük. Orada zaman zaman şehre gitmek için araba bekleyenler de olurdu. Yani yadırgamadık gençlerin orada olmasını. Hatta şehre inerken Necdet bekleyenleri alır götürürdü. Sağcı asistanlar şaşırırmış “niye bu adam bizi aldı” diye. Biz yavaşlamıştık, altı kişi kadardılar, yanlarından geçerken aralandılar. Sonradan adının Mikdat Şimşek olduğunu öğrendiğim bereli, atkılı genci gördüm. Belinden bir şey çıkardı ve ânında bir alev çaktı. O sırada yandakiler de ateş ediyor. Ben “yatın, yatın” diye bağırdım. Ama, Necdet yatamıyor, çünkü önünde direksiyon var. Yiğit yatmış, ben yattım, benim kalçamdan girdi bir kurşun. Yiğit ayağından vuruldu. Necdet’in karnından girdi kurşunlar, böbrekleri, bağırsakları parçalandı. Çapraz ateş arasında kaldık. “Aman” dedim, “bas gaza, kaçalım”. Ama ön cam tuz buz olmuş, yol görünmüyor. Bir yanımız uçurum deniz, bir taraf dağ, virajlı bir yol, karanlık, far ışığında ilerliyoruz. Necdet kan kaybediyor sürekli. O halde sürdü arabayı. Sahil tesislerinde park ettik. Hemen arabadan çıkarttım onu. Montunu yaralarına bastırdım. Araba kan gölü. İnsanları uyandırdım, yalvar yakar birilerinden araba bulduk. Necdet’i devlet hastanesine götürdük. Doktor geldi, ameliyata aldılar. Polislerin gösterdiği resimlerden Mikdat’ı teşhis ettim. Sonra, olay yerine gitmek istedik. Işıtan’ı da alacağız, fakat yeni taşınmıştı, apartmanı çıkaramıyorum. Sokakta avaz avaz bağırıyorum “Işıtan, Işıtan” diye. Polislerle tek başıma gitmek istemiyorum, çünkü Pol-Bir’li polisler, biliyorum. Aslında, her şeyden haberdarlar. Olay yerine gittiğimizde yerdeki kovanları ayaklarıyla ağaçların altına doğru tekmelediler. Işıtan’la biz topladık kovanları. Tüm kovanlar yerlerde. Belli ki saldırganlar uzun süre beklemiş gelmemizi, bir sürü sigara izmariti vardı. Çok önemli delil. Biz topluyoruz, onlar elleriyle ezip ufalıyor izmaritleri. Kovanları ve izmaritleri teslim etmemize rağmen, mahkemede hiçbiri çıkmadı, hepsi yok edildi. Hastaneye döndüğümüzde Necdet ameliyattan yeni çıkıyordu. Kalın bağırsaklar, böbrek, tüm karın bölgesi parçalanmış. Yemek sonrası da olduğu için her şey karın boşluğuna dağılmış. İkinci gün sabah ateşi çıktı. Babam cerrah olduğu için biliyorum, “peritonit olabilir, tekrar ameliyat gerekebilir” dedim. Çeşitli telefon temasları oldu. Ankara’dan Hacettepe’den Mehmet Haberal, Nevzat Bilgin ve bir anestezi uzmanı öğle saatlerinde uçakla müdahale için Trabzon’a geldiler. Sonra “Burada müdahale etmeyelim, Hacettepe’ye götürelim” diye karar verdiler. Genelkurmaydan bir askeri nakliye uçağı geldi. Necdet, Yiğit, ben, üç doktor ve pilotlar uçağa bindik. Necdet uçakta gayet iyi, konuşabiliyor, sadece ateşi var. Pilotlar doktorlara kahve ikram etti. Bana da getirdiler, “yok ben içmeyeyim” dedim. Necdet yanımda, canı çekmesin diye. “O da içebilir” dediler. Dedim “Nasıl yani, bağırsaklar delinmiş enfeksiyon var, su bile içmesi yasak, sütlü neskafe nasıl içebilir?”. “Bir şey olmaz” dediler. Necdet gözümün içine bakıyor, doktorlar içsin diyor. “Peki” dedim. Keyifle içti sütlü kahveyi. Herhalde moral olsun diye yapıyorlar, gider gitmez ameliyata alacaklar zaten, o nedenle emin bir şekilde içiriyorlar diye düşündüm. Akşam 7 gibi Hacettepe’deyiz. Bir türlü ameliyata almıyorlar. Yok tansiyonu uygun değilmiş, yok genel durumunu düzeltmeye çalışıyorlarmış diyerek ertesi akşama kadar oyaladılar, tam 24 saat sonra ameliyata aldılar. Ameliyatta açtıklarında, çok kötü bir koku yayılmış, bütün o süt içinde çürümüş. Babam derdi ki, apandisit patlayınca bağırsakların içindekiler karın boşluğuna yayılır. İltihap yapar. Bir doktor apandisiti patlayan nişanlısını balo salonunda ameliyat etmiş. Zaman o kadar önemli! Bu adamlar Necdet’i ertesi gün ameliyat etti. Hiçbir doktor bu kadar zaman kaybetmez, asla süt içirmez. Kurşun yarası karında, bu mümkün değil. Sonra yoğun bakımda günden güne kötüleşti. Önce mide kanaması başladı, sonra böbrekler, bağırsaklar çalışmamaya başladı. Sonra ciğerler durdu, suni ciğere ve diyalize bağladılar. Bütün organlar tek tek iflas etti. Her yerinden hortumlar çıkıyor, Necdet’in bilinci hâlâ yerinde. Öyle uzun uzun, acı çekerek gitti.

26 Kasım’da saldırıya uğruyorsunuz, 8 Aralık’ta Necdet herkesin gözü önünde vefat ediyor. Müdahaleyi yapan doktorlara, hastaneye dava açtınız mı?

O sırada bir şey yapmadık çünkü şok olduk. Necdet’in ölüm sebebinin doktor hatası olduğuna dair mahkeme kararı vardı, ama delil yetersizliğinden hepsi beraat etti.

Bu olayı geçtiğimiz yıllarda basına anlatmanız üzerine Mehmet Haberal “asılsız iddialar” diye bir basın açıklaması yayınladığı gibi, hakkınızda dava da açmış, değil mi? Daha sonra ODTÜ’lü solcu öğrenci Semih Erbek’in ölümünden sorumlu olduğu da iddia edildi. Ama bu olayların hiçbiri aydınlatılmadı.  

Bundan sonra, bu konunun tekrar açılmasını istemiyorum.

Saldırıyla ilgili diğer davada Ülkü Ocakları’na kayıtlı oldukları bilinen tetikçiler suçlandı. Onlara emri kimin verdiği hiçbir zaman ortaya çıkmadı değil mi?

Mahkeme dosyasında da “Ülkü Ocakları üyesi” diye geçen üç tetikçiye 15’er yıl, onları azmettiren üç Ülkü Ocaklı’ya da müebbet hapis cezası verildi. Asıl emri verenlere doğru dava asla genişletilmedi. Askeri Yargıtay Necdet’in ölüm sebebini “tıbbi hata”ya bağladığı için de bu kararlar bozuldu ve yargılama, yeterli kanıt bulunamadığından dolayı, 1985’te beraatla sonuçlandı. Sonradan Hacettepe’nin doktorlarına karşı nasıl dava açabilirim diye uğraştım. Ama, gerek avukatların gerekse doktorların söylediği “Necdet’le ilgili hastane kayıtlarının hepsi yok edilmiştir, hiçbir resmi kayıt bulamazsın” oldu. Babam Hacettepe’den nefret eder, kriminal bir hastane olduğunu söylerdi. Amerikalıların deney hastanesi olarak kurulduğu, Doğramacı’nın birtakım tedavileri denediği anlatılırdı. O camiada böyle bir intiba vardı. Ne yazık ki, babam da, Necdet de orada öldü. Trabzon’da, aynı yıl, Necdet’ten önce iki öğrenci öldürülüyor. Rektör Erdem Aksoy Bülent Ecevit’le yüz yüze konuşmaya geliyor. Kendisine bomba atıldığını, iki öğrencinin öldürüldüğünü anlatıyor. Vali bir ordu kumandanının akrabası. Ama Ecevit hiçbir şey yapmıyor, valiyi bile değiştirmiyor. Ben bu olaydan Ecevit’i de sorumlu tutuyorum. Bir valiyi bile değiştiremiyorsan, senin de sorumluluğun, suçun vardır.

Eskiden bulutların üzerinde uçuyorduk. Necdet mesela, ne kadar coşkuluydu. O zaman yaşamını yitirenler umut içinde öldüler. En azından, bir şey yapabileceklerine inanıyorlardı. Bugün ne yapacağımızı bilmiyoruz.

Bugünden baktığınızda 1978’i nasıl görüyorsun?

Belli ki, askeri cuntanın gelmesinin hazırlanma süreci. 12 Eylül olduktan sonra da zaten bıçakla kesilmiş gibi kesildi her şey. Onlarca akademisyen, yüzlerce öğrenci, gazeteciler, sivil toplumda sivrilmiş insan katledildi. Nasıl oldu? O kadar planlı ki. Tarihte başka örneklerini de gördük. Tam bir katliam dönemiydi. Öldürüleceklerin listeleri vardı. Necdet de sanırım o listelerden birindeydi. Cinayetleri işleyenlere hep sahip çıkıldı, işletenlerinse adları bile dava konusu olmadı.

Onca cinayete, katliama, mücadelenin sertliğine rağmen gençlik, özellikle öğrenci gençlik çok politizeydi, orta sınıftan, üst orta sınıftan ailelerin çocukları canları pahasına mücadelenin içindeydi…

Bugüne göre önemli bir fark bu. Umut yitirildi. Bizim her şeye rağmen başetme, altetme umudumuz vardı. En kötü zamanda bile “Biz bunu aşarız” diyorduk. Yeter ki, sol memenin altındaki cevher solmasın gibi bir heyecanımız vardı. Bugün o yok toplumda. Olmamasının çeşitli nedenleri var. Aradan geçen kırk yılda bambaşka bir nesil, bambaşka bir sosyalizasyondan geçti toplum. Şimdiki insanın etik duruşu, dünyaya bakışı, dünyayla ilgisi bambaşka. Bizim duyarlılığımız, heyecanımız, mücadelemiz şimdi birçok insana, özellikle gençlere çok naif, hatta anlamsız geliyor. Diğer bir kesim için ise din ve milliyetçilik çok etkili. Bizim solcu ve demokrat olarak asla kullanamayacağımız iki söylem, din ve milliyetçilik. Ama karşındaki bunu sonuna kadar kullanabiliyor. O nedenle bugün şanslı olduğumuz söylenemez.

Gerçi o zaman da dincilik ve milliyetçilik vardı ama, kapitalizmin aşılabileceği bugüne göre daha ihtimal dahilinde mi görülüyordu?

Dünyada sosyalist sistem yıkılmamıştı. Bugün tüm dünyada sol prestijini ve güvenini yitirdi. Sol adına yapılmış bir sürü haksızlık ortaya çıktı. Bunların da bize verdiği bir yük var. Onların altında ezildik. Eskiden bulutların üzerinde uçuyorduk. Necdet mesela, ne kadar coşkuluydu. Düşünüyorum da, ne kadar şanslıydı. O zaman yaşamını yitirenler umut içinde öldüler. En azından, bir şey yapabileceklerine inanıyorlardı. Ama bugün, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Gezi mesela, bana heyecan, coşku, ümit vermişti. Ama sorunu da gösterdi. Coşkulu büyük bir parlama olsa bile maalesef onu organize edebilecek bir kadro, örgütlenme, oluşum, hazırlık yok. Öyle olunca da eridi, dağıldı. Kişisel namusumuz adına, başka türlü yapamayacağımız için bir mücadele sürdürüyoruz. Ama çok güçsüzüz. Bir yandan da mücadele etmek zorundayız, bu yaşamsal bir şey, başka türlü olamaz. Gençlerin çoğunun kapitalist sistem dışında bir ufku yok. Marx’ın dediği gibi, kendi kendine çürümek, içine çökmek ihtimali kalıyor geriye. Yapabileceğimiz tek şey birikimimizi, deneyimlerimizi, inadımızı kullanarak mümkün olan her yoldan direnmek.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir