EKONOMİ-POLİTİKAMÜCADELE TARİHİ

Derin devletten mafyaya: MHP’nin karanlık geçmişi_ Oğuzcan Ünlü_ Kasım 2020_ BirGün Gaz.

Derin devletten mafyaya: MHP’nin karanlık geçmişi-1

HAZIRLAYAN: OĞUZCAN ÜNLÜ

BirGün Gazetesi, 22 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/derin-devletten-mafyaya-mhp-nin-karanlik-gecmisi-323804

 Türkiye demokrasisi yaklaşık 60 yıldır MHP’nin müdahaleleriyle boğuşuyor. Bazen sendika, bazen meslek kuruluşu bazen de bugün olduğu gibi bir siyasetçi MHP’nin hedefinde. Bahçeli’nin suç örgütü lideri Çakıcı’ya ‘dava arkadaşım’ diyerek sahip çıkması çok eski bir hikaye ve MHP’nin karakterinden bağımsız değil

 HAZIRLAYAN: OĞUZCAN ÜNLÜ

 OPERASYON PARTİSİ MHP’NİN DOĞUŞU

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik hakaret ve tehditler savuran organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’ya sahip çıkılması MHP’nin fonksiyonunu bir kez daha gündeme getirdi. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Türkiye siyasi yaşamında adı çatışmalar, gerilimlerle anılan bir yere sahip. MHP’nin 1960’lı yıllarda doğduğu zemin ve koşullar yıllar içinde değişmiş olsa da varlığını sürdürmeye devam ediyor. MHP, Türkiye’nin özellikle sosyal ve ekonomik kırılma anlarında devletten, egemen sınıflardan ve düzenden yana belirlediği konumunu asla değiştirmedi. Partinin kuruluş amacına ve çıkış anına bakarsak ne günümüzde AKP ile kurduğu ne de 1970’li yıllardaki Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri içinde aldığı rol şaşırtıcı değildir.

Türkiye toplumuna bütünlükçü bir program ve sosyal sorunlara dönük kapsamlı çözüm önerileri sunmak yerine, istediğini elde edebilmek için fay hatlarında yürümek, toplumu etnik ve dini kimlikler üzerinden kargaşaya sürükleyecek söylemler geliştirmek MHP’nin siyaset tarzını her dönemde belirledi. MHP çok açık ki ilerlemeye, demokrasiye ve özgürlüğe karşı kuruldu.

MHP Türkiye’deki faşizmin gelişim niteliklerine bağlı olarak emperyalizm ve kontrgerilla tertipleriyle doğan; sola, ilerlemeye, çoğulculuğa, özgürlüğe, demokrasiye, insan haklarına düşman, ırkçı ve faşist bir partidir. MHP’nin tarih sahnesine çıkış süreci bu tanımlamayı doğrular niteliktedir.

TURANCILIK DAVASI VE TÜRKEŞ

1940’lı yılların ilk yarısında Türkiye politik ve entelektüel hayatını etkileyen bazı faşist kesimler, Hitler’in sosyalizmi tarih sahnesinden sileceğine kesin gözüyle bakıyordu.

MHP’nin kurucu lideri ve ‘Başbuğ’u Alparslan Türkeş, Nihat Atsız’la yaptığı mektuplaşmalarda Hitler’in zaferine kesin gözüyle bakmaktaydı: “Almanların bu yaz taarruza geçerek harbi kazanacakları muhakkaktır”. Atsız ise Türkeş için mahkeme ifadelerinde, “Tamamen Turancı ve ırkçıdır” demekteydi. Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız’ın Türkiye’yi faşistlerin yanında savaşa sokma çabası 1944 yılında Irkçılık/Turancılık Davası’nda yargılanmalarına yol açtı.

Türkeş bu davada kararlı bir tutum sergilemedi. İfadelerinde, “Daima devletimin kabul ettiği prensiplere inandım ve onlara hürmetten ayrılmadım. Türk milliyetçisiyim, fakat iddia edildiği gibi ırkçı değilim” dedi. Davanın savcısı Kazım Alöç’e yazdığı çeşitli mektuplarda da tavrını devam ettirdi.

ABD VE NATO EĞİTİMİ

Demokrat Parti’nin (DP) 1950’de iktidara gelişiyle birlikte Türkiye’nin Soğuk Savaş yıllarında ABD öncülüğündeki emperyalist Batı blokuna dâhil olması ve geliştirilen antikomünist politikalar Türkeş’in yaşamı için belirleyici oldu. Orduya geri dönen Alparslan Türkeş, 1950’li yıllar boyunca ABD’de ‘Gayrı-Nizami Harp’ adı altında NATO anlayışında kontrgerilla eğitimleri aldı. 1955’te NATO Türk Temsil Heyeti üyesi olarak Pentagon’da bulundu.

27 MAYIS 1960 ASKERİ DARBESİ

1958 yılında Türkiye’ye dönen Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi’nde oynadığı rol güçlü değildi. Darbenin esas kadrosu darbe sırasında devletin önemli kurumlarına hâkim olmaya çalıştığından dolayı bildiriyi radyoda okuma görevi Türkeş’e verildi.

Nitekim darbeyi gerçekleştiren kadroyla Türkeş’in arası darbeden sonra çok geçmeden açıldı. Türkeş ve bazı arkadaşları iktidarda kalmakta ısrar ederek cunta içinde gruplaşmalara yol açıyordu. Bu yüzden 27 Mayıs’tan birkaç ay sonra Türkeş ve diğer 13 arkadaşı çeşitli yurtdışı görevlerine gönderilerek tasfiye edildi.

CKMP’DEN MHP’YE GEÇİŞ

Türkiye’yi sosyalizmden uzak tutup kapitalist ‘hür’ dünyada kalabilmesini sağlamak amacıyla ABD tarafından ‘özel harp eğitimi’ alan Alparslan Türkeş, görünürde legal siyasi partiye ihtiyaç duymaktaydı.

1963’te Türkiye’ye dönmesiyle birlikte Türkeş siyasette yer edinmeye çalıştı. Önce Adalet Partisi (AP) içinde şansını denedi. 1965’te ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) yönetimini arkadaşlarıyla birlikte ele geçirdi. 1967’de Türkeş tarafından faşist hareketin doktrini olacak Dokuz Işık Doktrini ilân edildi.

Türkiye’de solun 1960’lı yılların ortasından itibaren hızlıca kitleselleşmeye başlaması sonucunda Türkeş liderliğindeki CKMP kendisini Soğuk Savaş konseptine uygun ve antikomünist kontrgerilla tertiplerine açık bir partiye dönüştürdü.

Nihayet CKMP’nin isminin 1969 Adana Kongresi’nde MHP olarak değiştirilmesiyle faşist hareket, Lider (Türkeş), Teşkilat (MHP), Doktrin (Dokuz Işık) üçlüsüyle 1970’li yıllara girecekti.

***

Faşizm hâla büyük bir tehdit olarak duruyor

Gazeteci, yazar Kemal Can güncel demokrasi krizine işaret ederek, “Bugün yönetimler bazında popülist versiyonlar eliyle iktidarları ele geçiren otoriter eğilimler, hatta faşizan moment büyük bir tehdit olarak önümüzde duruyor” diyor.

Düzenin devamında her zaman etkin rol oynayan MHP, bugün tarihsel işlevini Cumhur İttifakı içinde yer alarak yerine getiriyor. Devlet Bahçeli ve çeşitli MHP’li yöneticilerin açıklamaları Türkiye’nin demokrat ve ilerici birikimini hedef alırken, güncel siyasi krizi ve yoksulluğu örtme amacını da taşıyor.

MHP üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan ve Tanıl Bora’yla birlikte yazdıkları Devlet, Ocak, Dergâh ve Devlet ve Kuzgun kitapları bulunan Kemal Can ile MHP’yi konuştuk.

MHP’nin son dönemlerde TTB’ye ve diğer demokratik kurumlara saldırısını nasıl yorumluyorsunuz?

MHP’nin bir süredir yaptığı çıkışlar, ortaya attığı iddialar ve aldığı pozisyon, iktidarın bütünüyle ilgili stratejiden çok bağımsız değil. Hatta Bahçeli’nin bu rolü çok baskın ve fazlasıyla aşikâr biçimde üstlenmesi yüzünden, MHP bağımsız bir siyasi aktör olmaktan çok uzaklaştı. Beka davası, yerli ve milli söylemi gibi iktidarın savunma çizgilerini belirleyen ana stratejiyi çizen, bunun denetimini üstlenen bir rolü var MHP’nin. Bu nedenle hedef gösterme, bazı kesimlere dönük suçlama ve saldırı hamlelerinin başlatıcısı ya da sürükleyicisi olarak hep MHP’yi önde görüyoruz. Hatta AKP içinden çıkan muhalefet partilerine bile Bahçeli laf yetiştiriyor. Bu ataklığın, rol paylaşımı ile ilgili olduğu kadar iktidar koalisyonunun iç dengesi ve kanatların ağırlıkları ile ilgili gerilimler açısından da bir önemi olduğunu düşünüyorum. Mesela AYM işi önce Süleyman Soylu tarafından ortaya atıldı, Bahçeli ona destek verdi. TTB ile ilgili çıkışı ise doğrudan Bahçeli yaptı ve tamamen ‘iç düşman’ konseptine oturttu. Bu saldırgan politika, iktidarın kurduğu ‘güç konsolidasyonu’ stratejisinin önemli bir ayağı. Siyasi alanı ve özellikle de onun sivil yönünü baskı altında tutmak, kriminalize etmek, baro hanesinde olduğu gibi kurumsal yapıları zayıflatmak, böylece iktidarın ‘ayağına dolanacak’ pürüzleri temizlemek amacı belirleyici. Siyasi alanı tamamen kullanılmaz hale getirme hedefinin bir parçası olarak bu konuda yeni hamleler de bekleyebiliriz.

 

TABLO HENÜZ DAĞILMA YÖNÜNDE DEĞİL

MHP’nin Cumhur İttifakı’ndaki güncel konumu nedir? İttifak içinde ne tür hesaplar yapılıyor?

MHP, Cumhur İttifakı’nın ideolojik patronluğunu büyük ölçüde ele geçirmiş durumda. Ayrıca iktidara ‘devlet’ adına katılma rolünü de bırakmak istemiyor. AKP iktidarının devletleşmesini, devletin yönettiği bir AKP iktidarı olarak tutma görüntüsünü sağlamaya devam ediyor. Dış politika perspektifi büyük ölçüde iktidarın MHP-Ulusalcı ortaklığı çerçevesindeki milliyetçi söylem ve iddialar etrafında kuruluyor. Yapılanlardan çok söylenenleri bu ideolojik çerçeve belirliyor. Ancak akçalı konularda, ekonomi yönetiminde bu kanadın belirleyiciliği çok daha geride. Hatta yakın zamana kadar MHP ekonomi konusunda iktidarla bir mesafesi olmasına gayret ediyor, kimi zaman ‘eleştirel’ sayılabilecek bir mesafe bırakıyordu. Son zamanlarda bunun ortadan kalktığını, Bahçeli’nin iktidarın ekonomik kararlarını hatta Berat Albayrak’ı bile sahiplendiğini izliyoruz. Bu durum yüksek bir kaynaşmanın eseri olabileceği gibi iktidar koalisyonunun iç dengelerinin daha da hassaslaştığının alameti de sayılabilir. Bence her ikisi de bir miktar geçerli. İktidar koalisyonunun ‘kader ortaklığı’ kopmayı çok zorlaştırmış durumda ama buna karşılık birlikte durmak da daha fazla çaba ve fedakârlık gerektirmeye başlamış durumda. Bunu iktidarın oy kaybından MHP’nin de ciddi -hatta AKP’den bile fazla- pay almaya başlamasında da görüyoruz. İktidar cephesinde çok yararlı olmayan bir denge ve dinamik bir gerilim mevcut ama bu tablo henüz dağılma yönünde değil bir arada tutma yönünde bir moment yaratıyor.

REHAVET VE ÇARESİZLİK HİSSİ SORUNLU

Başta derinleşen ekonomik krizin ve dış politikadaki sıkışmışlığın etkisiyle AKP-MHP blokunun oy oranlarında azalma görülüyor. Bunun yanı sıra muhalefete dönük baskılar artarak devam etmekte. Fakat kimi muhalefet kesimlerinde ‘İlk seçimlerde nasılsa gidecekler” rehaveti olduğu seziliyor. AKP-MHP Bloku olası seçimlerde bir yenilgi alırsa, iktidarı kolayca teslim edebilir mi?

İktidar ittifakı yerel seçimlerde ortaya çıkan siyasi aritmetikten doğan sorununu büyük ölçüde denklemin bu tarafını önemsizleştirerek karşılamaya yöneldi. Aktif kayyum politikası, HDP’ye dönük abluka hamleleri, CHP’li büyük şehir belediyelerine ve genel olarak yerel yönetimlere dönük sıkıştırma atakları, sivil siyaset odaklarını baskı altına alma çabaları hep bunun parçaları. ‘Güç konsolidasyonunu’ şimdiye kadar iktidarının garantisi olarak sunduğu oy desteğinin yerine koymuş durumda. Bu stratejinin muhalefet üzerinde yarattığı bozucu etkilerin başında, iktidar değişimi açısından aritmetik meselenin yeterli olacağı, iktidarın kendiliğinden eriyerek güç kaybedeceği inancı geliyor. Muhalefet tıpkı iktidar gibi siyaset üretmeden bekleyerek iktidarı alabileceğini sanıyor. İkinci bozucu etki ise umutsuzluğu besleyen ‘seçimle giderler mi?’ şüphesi. Bu da kendiliğinden gidecekler inancı kadar sorunlu bir sonuç doğuruyor ve siyaset üretmenin imkânlarını tıkayan bir etki yaratıyor. Benzer bir tartışmanın tamamen başka bir siyasi deneyden gelen ABD’de de yaşandığını görüyoruz. Siyasi alanı kapatma, siyasetsizleştirme, siyaseti iktidarsızlaştırma çabaları karşısında rehavet de çaresizlik hissi de aynı ölçüde sorunlu. Bence her iki uca da sürüklenmeden siyasi alanı açmaya çalışarak, özgürleştirici siyaset ve birlikte mücadele pratikleri geliştirmenin zemini mevcut. Elbette iktidar ittifakı da bunun önüne her türlü engeli çıkarmaya ve çok daha fazlasına yapabileceğine ilişkin inanışı beslemeye devam edecek. İktidarın bırakılıp bırakılmayacağı belirleyecek olan tek unsurun, iktidar sahiplerinin niyetleri olmasına izin verilirse veya böyle olduğu düşünülürse iş daha güçleşiyor.

İDEOLOJİK BOYAYI MHP SAĞLIYOR

“Siyaset Boşluk Kaldırır mı?” başlıklı köşe yazınızda, “Serbest piyasanın rasyonel faydayı her durumda kendiliğinden üretebileceği palavrasında olduğu gibi, liberal demokrasi deneyiminin kendi krizini çözebileceği veya çıkan her boşluğu dolduracağı vaadi de çökmüş durumda” diyorsunuz. MHP’nin güncel demokrasi krizindeki payı nedir?

70’lerin sonu 80’lerin başı gibi kuvvetli bir rüzgâr yaratmış olan neoliberal dalga, siyasette de paralel bir liberal dalganın tarihi bir zorunluluk gibi işleyeceği fikrini sattı. Daha sonra küresel sistemin gerekirse zor kullanarak ‘demokrasiyi’ tüm dünyaya yayacağı bile iddia edildi. Hatırlanırsa tarihin, başkaldırının, proletaryanın, ideolojilerin sonu geldiği söylendi. Ancak bu model kendi ekonomik tıkanıklıklarını aşamayıp süreklileşmiş krizler üretmeye başladığı gibi ileri sürdüğü ve zorladığı siyasi mimari de hızla çöktü. Bütün dünyada merkez siyasi aktörlerin güçleneceği daha da teknik bir mesele haline getirilmiş siyasetin ideolojik ‘lekelerden’ temizlenmiş bir muğlak merkeze toplanacağı iddiasının tam tersi gerçekleşti. Merkez siyaset hızla çöktü, merkez partiler zayıfladı. Buna bağlı olarak liberal demokrasinin ağır bir temsil krizi yaşamaya başlayacağı, iddiasının tam tersine merkez dışı zorlamaların daha etkili olmaya başlayacağı, daha marjinal ideolojik akımların (ırkçılık, yabancı düşmanlığı, etnik-dini ayrımcılık) merkez üzerindeki baskısının artmasına şahit olduk. Bugün yönetimler bazında da popülist versiyonlar eliyle iktidarları ele geçiren otoriter eğilimler, hatta faşizan moment büyük bir tehdit olarak önümüzde duruyor. MHP bugün yürüttüğü çizgi itibariyle, siyaseti sadece hükmetme (devlete ait bir yönetme faaliyeti) ile sınırlı bir tarife sıkıştıran ‘sivil vesayetin’ temsilcisi rolünde. Dünyada gelişen yeni otoriter dalganın ve yeni popülizmin ihtiyaç duyduğu ideolojik boyayı sağlayan önemli bir aktör.

***

MHP MÜCADELE ALANLARINI KRİMİNALİZE ETTİ

Biraz geçmişe dönecek olursak… Bu yıl 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 40. yıldönümüydü. 12 Eylül öncesi MHP’nin politikası neydi? Ülkücü Hareket darbeye giden yolda neler yaptı?

12 Eylül’ün, neoliberal modelin ‘normal’ siyasi süreçlerle temin edemeyeceği ‘rızayı’ üretmek veya modelin oturtulması için gerekli zorlamayı sorunsuz biçimde yürütmek için çok ciddi bir fırsat olduğunu biliyoruz. Temel refleksi ‘sorun çıkartabilecek’ bütün siyasi alanları engellemek veya denetlemek, ‘siyasi istikrarı’ sürekli kılmaktı. Buna ek olarak bir taraftan neoliberal (ek olarak postmodern) söylem, diğer yandan devlet eliyle yürütülen propaganda ile genel olarak ‘siyaset’ itibarsızlaştırıldı. Toplumsal çatışma ve mücadele alanları, kurumsal ve kavramsal düzlem kriminalize edildi, suç ile ilişkilendirildi, itibarsızlaştırıldı. MHP, 70’li yıllar boyunca oluşmuş ve son döneminde özel olarak köpürtülmüş toplumsal çatışmanın önemli bir tarafı olarak bu itibarsızlaştırmanın haklılaştırıcı unsurlarından biri olarak fonksiyon gördü. MHP’nin ‘devlet için ve devletle birlikte hareket eden sivil siyasi militer güç’ fonksiyonu daha sonraki siyasi gerilimler için ilham kaynağı oldu. 70’li yıllardaki anti-komünizm misyonu daha sonraki Kürt politikasına kolayca entegre edilebildi.

***

MHP’NİN ALT SINIFLARLA İLİŞKİSİ SORUNLU

“Yoksulluk ve Milliyetçilik” yazınızda, “Milliyetçiliğin yoksullarla doğrudan temas etmediğini, etse bile bu temasın milliyetçilik üzerinden olmadığını söylemek yanlış olmaz” diyorsunuz. MHP’nin alt sınıflarla ilişkisi ne durumda? Güncel ekonomik krize karşı MHP’nin tutumu, milliyetçiliğin yoksullukla tarihsel ilişkisi düşünüldüğünde, nasıldır?

“Milliyetçiliğin yoksullarla doğrudan temas etmediğini, etse bile bu temasın milliyetçilik üzerinden olmadığını söylemek yanlış olmaz.” Bu cümleyi sadece MHP açısından değil dünyadaki milliyetçi, ırkçı-yabancı düşmanı, aşırı sağcı pek çok siyasi organizasyon açısından söylemek mümkün. Bu hareketlerin çoğu toplumsal desteğini ülkelerinin en yoksul, ekonomik hatta kültürel olarak en gerideki kesimlerinden alıyorlar. Ancak bu kesimlerle onların yoksullukları veya yoksul olmalarının ‘gerçek’ sebepleri üzerinden ilişki kurmuyorlar. Tam tersine yoksulluk kimliğinin sınıfsal okumasını bozan, bulandıran, tahrip eden, hatta inkâr eden bir işlev görüyorlar. Alt sınıfların sistem tepkisini sınıfsal gerilimin çok uzağındaki başka kimlik havuzlarında toplayarak ‘başka’ hedeflere transfer ediyorlar. MHP tabanının, kitleselleşmeye başladığı 70’li yıllardan itibaren ülkenin en alt sosyo-ekonomik kümelerine dayandığı söylenebilir. Süreç içinde, özellikle 90’lı yıllarda bir miktar değişiklik göstermiş olsa da bu genel karakterin hala devam ettiği söylenebilir. Türkiye milliyetçiliğinin kuruluş dönemini biçimlendiren genel ruh hali reaksiyoner bir karakter taşır. Umutla değil endişelerle daha kolay iletişime geçebilen, rahat mesaj iletebilen bir ruh halidir bu. Ancak bu süreç aktif bir ideolojik çağrı ile işlemiyor. Ekonomik, toplumsal, kültürel olarak epey ezik alt sınıflar, bulundukları duruma ilişkin tepkilerini başka kesimlere -yüksek bir düşmanlıkla- yönetebilmeleri için elverişli bir dönüştürücü olarak ideolojik sağ kitle partilerine yöneliyorlar. Bu açıdan bakıldığında MHP’nin alt sınıflara dönük özel bir söylem ve politika geliştirdiğini söyleyemeyiz. Daha çok bu kesimlerin MHP’nin sağladığı kolay kimlik imkânına yönelmelerinden bahsedilebilir. Son dönemde, yani iktidar ortaklığı sürecinde ve özellikle de kriz şartlarında MHP’nin bu kesimlerle ilişkisinin iyice sorunlu hale geldiği söylenebilir. Bahçeli devletin bekasının geçici ekonomik sorunlardan çok daha önemli olduğunu anlatarak bunu ortaya koyuyor.

MHP ve Siyasal İslam arasındaki tarihsel ilişki bugünkü yeni rejim inşasında nerede duruyor?

İslamcılık ile milliyetçilik arasında hayli eskiye dayanan gerilimli bir ilişki söz konusu. Her ikisi de Osmanlı’nın son döneminde yaşanmakta olan krize önerdikleri siyasi çözümler itibariyle farklı hatlardan geliyorlar. Aslında başlangıçta ikisinin de daha dar aydın hareketleri olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Temel ideolojik referansları, önlerine koydukları hedefler ve bazı yöntem tercihleri açısından önemli farklılıklar ve aslında kolay uzlaşamayacak çelişkiler barındıran çizgiler. Milliyetçilik başlangıcında ağırlıklı olarak Türkçü-Turancı bir çizgiye yakın bir rotadaydı ve İttihat ve Terakki Partisi içinde temsil olunuyordu. İslamcılık ise tam tersi bir siyasi hatla daha hızlı ilişki kurdu, güçlü olan Anadolu Sufiliği vasıtasıyla cumhuriyet döneminde daha tepkisel popüler ideolojik bir reflekse dönüştü. Özellikle DP dönemiyle birlikte popülist siyasi dilin önemli bileşeni oldu. Milliyetçiliğin popülerleşmesi ise daha geç zamanlara ve özellikle muhafazakârlık ve dindarlıkla daha organik bir ilişki kurduğu 60’ların sonlarında gerçekleşmiş bir durum. 70’li yıllarda özellikle Necip Fazıl Kısakürek gibi ajitasyon erbabı tarafından formüle edilen milliyetçi-mukaddesatçı (aslında Sünni-Türk) tamlaması halinde buluşturuldu. Bu tarihten sonra sağ muhafazakârlığının büyük hegemonik çoğunluğunu temsil eder hale geldi. Bu iki siyasi çevrenin ideolojik kaynakları ve kendi siyasi iddiaları açısından sorunlu olan ilişkisi, ‘ortak düşman’ algısı çerçevesinde kolay buluştu. 70’li yıllarda küresel bir politika halinde yürütülen anti-komünist proje bunu hızlandırdı. Türkiye’de yaşanan sert siyasi çatışma ortamı ve MC Hükümetleri gibi deneylerle pratik bir hal aldı. Ancak bu hareketler arasındaki siyasi gerilim, ideolojik reflekslerdeki farklar ve kadro çekişmesi hep devam etti. Bunu 90’lar sürecinde ve AKP iktidarının ilk döneminde de izledik. Ancak son yıllarda yeniden milliyetçi-mukaddesatçı ‘kutsal ittifak’ formülünü kullanan bir ortaklığın devlet ideolojisi olarak yürürlüğe konulduğunu görüyoruz. 12 Eylül’ün beceremediği sentetik ‘Türk-İslam Sentezi’ yerine Cumhur İttifakı.

 

 Derin devletten mafyaya-2

Rejimin vurucu gücüne dönüşmüş durumdalar

HAZIRLAYAN: OĞUZCAN ÜNLÜ

Söyleşi: Fatih Yaşlı

BirGün Gazetesi, 23 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/rejimin-vurucu-gucune-donusmus-durumdalar-323903

 Siyaset bilimci Dr. Fatih Yaşlı, “Çakıcı sadece Kılıçdaroğlu’nu tehdit etmiyor, ana muhalefet partisi liderinin şahsında bütün bir toplumsal muhalefet tehdit ediliyor. MHP tarihsel misyonu gereği bir kez daha düzenin vurucu gücüne dönüşmüş durumda” dedi.

HAZIRLAYAN: OĞUZCAN ÜNLÜ

MHP, Cumhur İttifakı içerisinden yaptığı çıkışlarla birçok demokratik kurumu ve partiyi açıktan hedef alıyor. Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden Çakıcı’ya sahip çıkması da rastlantı değil.

Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş, Kinimiz Dinimizdir ve Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne kitaplarının yazarı, siyaset bilimci Dr. Fatih Yaşlı ile MHP’nin yeni rejimdeki yerini ve emperyalizmle ilişkisini konuştuk.

Cumhur İttifak’ı yeni rejim inşasında hangi önemli dönemeçleri aldı?
AKP-MHP ittifakı, yeni rejimi fiili düzlemden hukuki/anayasal düzleme geçirmeyi başardı. Yani ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ adlı bir sistem, şaibeli bir referandumun ardından hayata geçirildi. Böylece zaten fiili olarak tesis edilmiş olan saray rejimi hukuki bir statüye de kavuşmuş oldu. Bu da beraberinde egemenliğin mekânının ve kaynağının değişmesini getirdi, yani TBMM bütünüyle bir dekora indirgendi, varlığı yokluğu bir hale geldi. Bugün ülke saraydan yönetiliyor, neredeyse hiç denetlenmeyen, denge-fren mekanizmasının olmadığı, kuvvetler ayrılığının ve anayasal yargı denetiminin sadece kâğıt üzerinde kaldığı bir rejimden bahsediyoruz. ‘Devletin fethi’ gerçekleştirilmiş olsa da aynısını ‘toplumun fethi’ için söylemek o kadar kolay değil. İktidar 18 yılın sonunda toplumun en az yarısını kapsayamıyor, hegemonyası giderek zayıflıyor, inşa ettiği rejime uygun yeni bir toplumu kolay kolay yaratamayacağını görüyor.

CEMAATİN TASFİYESİ ÜLKÜCÜ KADROLARA YARADI

MHP iktidar ortağı olduğu zamandan beri istediklerini elde edebildi mi?
İstediklerinin önemlice bir bölümünü elde ettiğini söyleyebiliriz. MHP yönetimi mevcut koşullarda Türkiye’de asla tek başına iktidar olamayacağını biliyordu. Parlamenter sistemin sonu ile birlikte koalisyon hükümeti kurmak da artık pek mümkün değildi. Bu noktada MHP, bir tür gayriresmi koalisyon ortaklığını tercih etti. Böylece iktidarın her yaptığının sorumluluğunu almazken, devlet aygıtı içerisinde kadrolaşma ve hükümet icraatlarında da istediklerinin bir kısmını yapmayı başardı. Özellikle cemaatten boşalan güvenlik ve yargı aygıtında zaten öteden beri mevcut olan ülkücü kadrolar, cemaat tasfiyesi sonrası daha da güçlenmiş oldular. İdeolojik olarak bakıldığında ise bu gayriresmi koalisyonla hem 12 Eylül’ün hem de MHP’nin ideolojisi olan Türk-İslam sentezi iktidar oldu, devletin resmi ideolojisi haline geldi…

MHP’nin tahayyül ettiği ülke nasıl bir ülke?

Doktriner olarak bakıldığında ideallerindeki Türkiye’nin 1930’lar Almanya’sı ve İtalya’sı olduğunu söyleyebiliriz ama günümüz dünyasında bu pek mümkün değil. Daha gerçekçi bir tahayyül ise şu anki Türkiye’nin, yani yeni rejimin mantıksal sınırlarına doğru gitmesi olabilir. Bekçi ve sosyal medya yasaları, seçim sisteminde değişiklik yapma çağrısı, TTB’nin ve hatta AYM’nin kapatılması yönündeki çağrılar buna dair birtakım ipuçları verecektir sanıyorum.

MHP son dönemlerde demokratik kitle örgütlerini hedef göstermişti. Bunun arkasında ne var?

AKP-MHP ittifakı giderek toplumsal rızayı üretmekte zorlanıyor ve zor politikaları giderek ön plana çıkıyor. Bu da geleneğinde şiddet bulunan MHP’yi koalisyonda daha öne çıkarıyor. Topluma daha çok milliyetçilik ve hamasetin pompalanması da yine böyle bir durum yaratıyor. Bu noktada MHP şu an için söylemsel düzlemde olmakla birlikte ‘rejimin vurucu gücü’ gibi bir pozisyona yerleşiyor. Yeni rejimin önünde engel olarak görülen kurumlar/yapılar MHP aracılığıyla hedef tahtasına yerleştiriliyor ve etkisizleştirilmek isteniyor.

MHP ABD’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİNDEN ÇIKMIYOR

MHP’nin soğuk savaş yıllarında güçlü antikomünist histeri çerçevesinde kurulduğunu hatırlayacak olursak, MHP ve emperyalizmin çıkarları arasında nasıl bir ilişki var?

MHP geçmişten bugüne ‘devletlû’ bir parti olmuş ve düzenin çıkarları adına hareket etmiştir. MHP’nin kodları eninde sonunda Amerikancılık ve NATO’culuk üzerine kuruludur. Günümüzde anti-emperyalist kimi söylemlerin bu kadar kolay dillendirilebilmesi ise konjonktürle ilgilidir. Dünyada ve Türkiye’de solun bu kadar zayıf olduğu, ülkücü hareketin de kendisini sola karşı paramiliter bir güç olarak var etmek zorunda olmadığı koşullarda anti-emperyalist ve anti-Amerikan bir retorik kullanmak hiç de zor değildir. Ancak neoliberal politikalardan tutun da Suriye meselesine uzanan bir genişlikte bakıldığında, Türk sağının diğer unsurları gibi MHP’nin de ABD’nin belirlediği kırmızı çizgilerin dışına çıkmadığı görülecektir.

Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş kitabınızda, “Devleti kurtarmak için ülkücülere ve İslamcılara yol verenler devleti kurtarmışlardır ama devletin sahibi olmaktan çıkmışlardır” derken neyi kast ediyorsunuz?

Türkiye yönetici sınıfı 2. Dünya Savaşı sonrası, sol korkusuyla kontrollü bir İslamizasyon politikasını hayata geçirmeye çalıştı. Yani dinselleşmeyi beli bir dozda artırarak kitlelerin yüzünü sola dönmesinin engellenebileceği düşünüldü. Bunun dozajı ise 12 Eylül sonrası arttı ve Türk-İslam sentezi devletin ideolojisi haline geldi. Ancak anti-komünizm adına açılan kapılardan giren İslamcılar netice itibariyle devleti ele geçirdiler ve rejimi değiştirdiler. Ülkücü hareket de rejim değişikliği sürecine destek verdi. Yani devlet kurtarılırken cumhuriyet rejimi yıkıldı. Devleti soldan kurtarmanın bedeli cumhuriyetin yıkılması oldu.

1990’larda çokça tartışılan ülkücü mafya ve derin devlet ilişkisi hakkında neler düşünüyorsunuz?
Güvenlikçi politikaların yürürlükte olduğu dönemlerde güvenlik aygıtının içinde mutlaka hem tepede hem aşağılarda bu politikalarla akçeli işler arasında bağlantı kuran ve maddi menfaat elden eden kişiler ve gruplar ortaya çıkar, mafyatik birtakım işlere girişirler. Haraç alma, adam kaçırma, fidye isteme, şantaj yapma… Birer para kazanma mekanizması haline gelir. Bunlar böyle dönemlerde sıkça kullanılan araçlardır. Öte yandan lümpen bir milliyetçilik mafya mensuplarının çoğunun aidiyet duygularını şekillendirir, delikanlılık, racon kesme, silah külah işleri, ülkücülükle mafyatik yaşam tarzının ortak bileşenlerini oluşturur. Devlet içerisindeki kimi odaklarla işbirliği yapmayı da kolaylaştıran bir tarzdır bu. Dolayısıyla şaşırtıcı olmayan bir ilişkiden söz edebiliriz.

2020’lerde MHP’nin yarını nasıl şekillenecek?

MHP’nin yarınını belirleyecek birden fazla faktör arasında ilk sıraya AKP’yle yapılan koalisyonun devam edip etmeyeceğini, rejimin evrileceği yeri ve bir iktidar değişikliği olup olmayacağını yazmamız gerekiyor. “Koalisyonun büyük ortağının kaderi, küçüğünkini de belirleyecek” diyebiliriz yani ve elbette ki tam tersi de geçerli: Küçük ortağın atacağı adımlar büyük ortağın da kaderini belirleme potansiyeline sahip. Başka bir faktör ise Bahçeli’nin sağlık durumu olacak. Bahçeli’nin olmadığı bir durumda, MHP’yi Bahçeli’nin daha önceden işaret ettiği bir isim mi yönetecek, yoksa partide başka birileri de başkanlığa oynayacak mı? Bunu göreceğiz. Tüm bunlar ise İYİ Parti ile MHP arasındaki ilişkileri belirleyecek ve bu iki partinin birleşip birleşmeyeceği görülecek. Son olarak ise bizlerin dikkate alması gereken başka bir faktör daha hiç beklenmedik şekilde ortaya çıkabilir. Türkiye’de solun ve işçi hareketinin yükseldiği bir ortamda MHP hızla 12 Eylül öncesi koordinatlarına, yani varoluş nedenine geri dönecek, bu da MHP’nin kaderini belirleyen faktörlerden biri olacaktır.

***

Çakıcı’nın tehdidi sadece CHP Lideri’ne değil

Peki, Devlet Bahçeli’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden Alaattin Çakıcı’ya sahip çıkmasını nasıl yorumluyorsunuz? Ülkücülük ve mafya ilişkileri hâlâ güncel gözüküyor…

Çakıcı sadece Kılıçdaroğlu’nu tehdit etmiyor, ana muhalefet partisi liderinin şahsında bütün bir toplumsal muhalefet tehdit ediliyor, topluma sopa gösteriliyor. MHP tarihsel misyonu gereği bir kez daha düzenin vurucu gücüne dönüşmüş durumda. Şimdiden kendini ön alıcı bir pozisyona yerleştirip özellikle ekonomik kriz nedeniyle yükselen hoşnutsuzluğa karşı bir kez daha halk düşmanlığına soyunuyor. Bunun için de Çakıcı’yı sahneye sürüyor. Bu aynı zamanda MHP’nin Cumhur İttifakı içerisindeki yerini koruması için de işlevsel görünüyor. Tüm bu olup bitenin AKP’ye ve Erdoğan’a rağmen yapıldığı yönündeki iktidarı aklayan tezlerden ise uzak durmak gerekiyor. Aynı şekilde, ittifakın sonuna gelindiğini söylemek için de henüz erken. Güç ilişkilerinin ve pazarlıkların nereye evrileceğini dikkatli bir şekilde izleyelim, ondan sonra daha kesin değerlendirmeler yapmamız olanaklı hale gelecek.

Rejimin vurucu gücüne dönüşmüş durumdalar
HAZIRLAYAN: OĞUZCAN ÜNLÜ
Söyleşi: Fatih Yaşlı
BirGün Gazetesi, 23 Kasım 2020
https://www.birgun.net/haber/rejimin-vurucu-gucune-donusmus-durumdalar-323903

İç savaşa sürüklenen ülke ve MHP

BirGün Gazetesi, 23 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/ic-savasa-suruklenen-ulke-ve-mhp-323904

MHP, 1970’li yıllar boyunca şiddeti körükleyen adeta sıkıyönetim ve sonrasında askeri darbe gibi müdahalelere zemin hazırlama işlevi gördü. MHP’nin ismi bir dizi iddianamede, Türkiye’nin devrimci, demokrat ve ilerici birikimine dönük yapılan silahlı saldırılarda geçti.

68 Devrimci Gençlik Hareketi’nin etkisiyle, 1970’li yıllara girilirken sol, ülkede yoksulluğa, adaletsizliğe ve bunların kaynağı olan emperyalizme karşı mücadele ediyordu. Hem öğrenci hareketinin geldiği nokta hem de işçi sınıfının 15-16 Haziran Direnişi gibi örgütlü mücadeleye girişmesi, kapitalist düzen için kabul edilemezdi. Bunlar ABD öncülüğündeki Batı Bloku’nun soğuk savaş yıllarında Türkiye’ye dayattığı konseptin dışında gelişmelerdi ve “tehlikeliydi”. Batı emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği ‘ileri karakol’ rolünün sarsılmaması amacıyla düzeni koruyacak şekilde kontrgerilla tarzında örgütlenmeler de aynı dönemde başladı.

ÜLKÜCÜ KOMANDO KAMPLARI

MHP kurucusu Alparslan Türkeş, 1950’li yıllarda ABD’de ‘gayri nizami harp’ eğitimi almıştı. ABD’de alınan bu eğitimin sonraki siyasal hayatında özellikle “komünizmle mücadele” stratejisinde özel bir yere sahip olduğu anlaşılıyor. Türkeş’e yakın olduğu bilenen birçok isim, daha sonraları CIA bağlantılı Özel Harp Dairesi’nin desteğiyle 1960’lı yılların sonunda oluşturulan “komando kamplarıyla” anıldı. Ülkücüler, Özel Harp Dairesi’nin çalışanı gibi hareket etti.

İlki 1968 yılında İzmir’de kurulan komando kamplarının amacı sokakta devrimcilere ve hak arama eylemlerine müdahale edecek gençleri eğitmekti. Yetiştirilen faşist güçler bu tarihten itibaren Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) toplantılarını basmaya başladı. Okullarda saldırılara başladı. Türkeş, bu faşist kampları, “Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da sokak hâkimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak, memleketçi, milliyetçi çocuklar vardır. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz” diyerek savunuyordu.

Sayıları zamanla 100’ü bulan bu komando kamplarında yetiştirilenler, 1970’li yıllar boyunca faşist terörü tırmandıracaktı. Buralarda daha sonra bir dizi karanlık ve kanlı eylemlerde karşılaşacağımız isimler de yetişecekti. Bunlardan biri de Enver Altaylı’dı. Altaylı, hem CIA ve MİT bağlantılarının tam ortasında bulunuyor hem de MHP’nin yayın organı Hergün gazetesinde başyazar oluyordu.

FAŞİST TERÖR DÖNEMİ

1970’li yılların ortasından itibaren devrimci hareketlerin güçlenmesinin ardından MHP’nin her il ve ilçe teşkilatı adeta bir iç savaş örgütü gibi çalışmaya başladı.

Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin resmi ideolojisi antikomünizmin etkisiyle bir tarafta resmi kolluk kuvvetleri, bir tarafta ülkücü faşist komandolar, devrimcilere karşı tüm ülkede saldırı başlattı. Üniversiteler, demokratik kitle örgütleri, aydınlar ve Aleviler yoğun saldırı altındaydı. Bu dönemde ülkeyi önce sıkıyönetime daha sonra bir askeri darbeye götürebilmek için mezhepsel temelli katliamlar da yapıldı.

1978 Maraş Katliamı bu ortamda düzenlendi. MHP ‘Altın Hilal’ olarak ilan ettiği Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Malatya ve Maraş gibi kentlerde mezhepsel gerilime dayanan provokasyon ve sabotaj saldırıları düzenliyordu.

Egemen sınıflar ekonomik olarak da baskı altındaydı ve düzeni devam ettirecek güçleri tükeniyordu. Sokakta devrimcilere saldıran MHP, Turgut Özal’ın mimarı olduğu 24 Ocak Kararları’na da Meclis’te ses çıkarmıyordu.

MHP’NİN TOPLUMSAL TABANI

1969’da CKMP’nin MHP’ye dönüşmesinin ardından, MHP 1980 öncesinde girdiği tüm seçimlerde yüzde 3-6 bandını aşamadı. Kent merkezlerinde marjinal kaldı ve özellikle batıdaki kentli seçmen tarafından tercih edilmedi.

Türkiye 1970’li yıllarda tekelci bir kapitalistleşme süreci yaşıyordu. Geleneksel yaşam ve üretim tarzı kapitalist modernitenin kuşatması altındaydı. Bu kültürel ve ekonomik değişim sürecinde özellikle Orta ve Kuzey Doğu Anadolu taşrasında yaşayan muhafazakâr kitleler tedirgin oldu. Değişime ayak uydurmakta zorlanan, mülksüzleşen ve ‘proleterleşme’ tehdidi hisseden bu kesimleri MHP örgütlemeye başladı. Bu kesimler ve coğrafyalar tarihsel olarak MHP’nin oy merkezleri oldu.

MHP VE ASKERİ DARBELER

MHP, 1970’li yıllar boyunca ülkeyi yönetmeye talip bir politika geliştirmedi. Topluma tutarlı ve uygulanabilir bir iktidar modeli sunmadı. Sola karşı sokakta tutum almaktan öteye geçmedi. MHP’nin ana politikasına göre, Türkiye sokakta kargaşaya sürüklenecek ve böylece asker müdahaleye zorlanacaktı. Bu politik tarz 1970’li yıllarında sonunda öylesine güçlü bir şiddet sarmalına dönüşmüştü ki MHP yönetimi için tek çare sağ ve antikomünist bir askeri darbe oldu. Bu dönemlerde Türkeş’in önce sıkıyönetim sonra da darbe çağrısı yaptığı onlarca konuşması var.

MHP, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’ne açıktan destek verdi. Türkeş bu darbeyi, “Nöbeti 12 Mart Muhtırası ile şerefli Türk ordusuna ve Mehmetçiğe emanet ettiğini” söyleyerek onayladı. MHP için 12 Mart Darbesi özellikle solun devlet kadrolarından temizlenmesi açısından önemliydi.

Benzer durum 12 Eylül Askeri Darbesi için de geçerliydi. Ülkücülerin cuntanın tahayyül ettiği ülke ve toplum yapısına esasen bir itirazları yoktu. Üstelik 1979’da Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanan bir raporda, ‘Ülkenin komünist olmasını önleyen eylemci sağ siyaset’ olarak tanımlanıyorlardı. MHP bir yandan ülkede darbe olması için var gücüyle çalışırken darbeciler de daha o günlerde onları bir “mücadele arkadaşı” olarak görüyordu. Yukarıda belirtildiği gibi, bu devlet arşivlerine de yansımıştı.

Türkeş, darbe sonrası Evren’e yazdığı bir mektupta, “12 Eylül gününden bu yana vaki beyanlarınız, bizim de yıllardır savunmaya çalıştığımız ve bundan sonra da her şart altında savunmaya devam edeceğimiz düşüncelerimizin değişik bir üslupla teyidi niteliğindedir” demekteydi. Hayal kırıklığı ve şok ise cuntanın bunu gerçekleştirmek için bazı ülkücü kadroları seçmeyip onları hapse koymasından ve yargılamasından kaynaklanıyordu.

İç savaşa sürüklenen ülke ve MHP
BirGün Gazetesi, 23 Kasım 2020
https://www.birgun.net/haber/ic-savasa-suruklenen-ulke-ve-mhp-323904

Derin devletten mafyaya-3

Milliyetçiler 100 yıldır aynı siyaseti izliyor

Hazırlayan: Oğuzcan Ünlü

Doç. Dr. Behlül Özkan

BirGün Gazetesi, 24 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/milliyetciler-100-yildir-ayni-siyaseti-izliyor-324017

 Doç. Dr. Behlül Özkan, Türk milliyetçiliğinin tarihsel kökenini hatırlatarak, “Türk milliyetçiliğinin son 100 yılda siyaseti hiç değişmedi. Bu ‘beka’ kaygısıydı” diyor.

 OĞUZCAN ÜNLÜ

TÜRK milliyetçiliği ülke siyasetinde ağırlığını hissettirmeye devam ediyor. AKP ve MHP tarafından oluşturulan Cumhur İttifakı, Türk-İslam sentezine dayanan bir milliyetçilikle ülkeyi yönetiyor. Türkiye’de Milli Vatanın İnşası kitabının yazarı Siyaset Bilimci Doç. Dr. Behlül Özkan ile MHP, Türk milliyetçiliği, İslamizasyon ve Cumhur İttifakı’nı konuştuk.

AKP-MHP iktidarının milliyetçilik açısından konumu nedir? Bugün iktidarda nasıl bir milliyetçilikle karşı karşıyayız?

Bunu tarihsel bir koalisyon olarak görüyorum. İlk olarak, bu tarihsel koalisyonun arka planını 1970’lerdeki 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti oluşturuyor. 1970’lerde kurulan 1. MC’nin kökeni antikomünizmdi. Antikomünizm adı altında sola, sendikalara ve öğrenci hareketlerine karşı kurulmuş bir ittifaktı. Bugünkü AKP-MHP koalisyonunun kurumsal arka planı orada var. İkinci olarak, 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası Türkiye’de resmi ideolojinin Türk-İslam sentezine kaymasından bahsetmek gerekiyor. Türkiye solunun bir kısmı, ulusalcılar ve kendisini Kemalist olarak tanımlayanlar orduyu laikliği savunan bir kurum olarak görüyor. Fakat Cumhuriyet tarihi bize böyle demiyor. Ordunun önceliği çok uzun zamandır laiklik değil. Tam tersine, dinle soslandırılmış bir milliyetçilik 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin resmi ideolojisi haline getirildi. Bugün Cumhur İttifakı’nın savunduğu Türk-İslam Sentezi tarzı milliyetçilik yeni bir oluşum değil. MHP, 1960’ların ikinci yarısındaki gelişmelere bağlı olarak seküler milliyetçi çizgiden Türk-İslam Sentezi çizgisine kaydı. Cumhur İttifakı’nın benimsediği milliyetçilik Türk-İslam milliyetçiliğidir. Bu yüzden 12 Eylül’ün resmi ideolojisini son derecede savunan ve benimseyen bir milliyetçilikten bahsediyoruz.

MHP’NİN YURTDIŞIYLA YAKIN İLİŞKİSİ VARDI

Türkiye’de 1960’lı yılların sonunda gündeme gelen İslamizasyon süreciyle Türk milliyetçiliği arasında nasıl bir ilişki var?

MHP’nin ve Türkiye’nin İslamizasyon tercihi bireysel olmadı. MHP’yi sadece Türkiye’nin yerel şartlarında oluşmuş bir parti olarak göremeyiz. MHP Soğuk Savaş dönemi partisi… Türkiye’nin ait olduğu Batı blokunda egemen olan antikomünist ideolojiden MHP çok etkilendi. MHP’nin yurtdışıyla yakın ilişkileri vardı. Almanya bunların başında geliyor. Türkeş’in siyasi kariyerine baktığımızda 1945 sonrasında ABD’ye gidip geldiğini görüyoruz. 1960’larda CIA’nın Ankara görevlisi Ruzi Nazar ile Türkeş’in yakın ilişkileri olduğu görülüyor. Batı blokundaki antikomünizmin yalnızca milliyetçilik öznelinde değil, dinle sentezlenmiş bir milliyetçilik olarak görülmesi gerekiyor. MHP’nin bunu kabullendiğini görüyoruz. Bu adeta bir zorunluluktu. Ve bu dönüşüm MHP’nin yalnız başına aldığı bir kararla gerçekleşmedi. Bu dönüşümün etkisiyle Necip Fazıl Kısakürek 1977 seçimlerinde MHP’yi destekledi. Ve MHP’nin kullandığı slogan Necip Fazıl tarafından bulundu: “Oklar tirkeşe, oylar Türkeş’e.” Necip Fazıl’ın 1977 seçimlerinde MSP’den MHP’ye geçmesi İslamizasyonun çarpıcı örneğidir.

İSLAMİZASYON SERMAYENİN DESTEĞİYLE YAPILDI

Bir röportajınızda “Dini kavramlar kapitalizmin yaşatılması, kapitalizme karşı çıkacak direniş noktalarının yumuşatılarak bertaraf edilmesinde önemli rol oynuyor” diyorsunuz. Peki, milli kavramlar kapitalizmin sürekliliği açısından nasıl bir role sahip?

Türkiye’deki antikomünizmi yalnızca MHP’ye indirgemek doğru değil. Bunun sınıfsal arka planını unutmamak lazım. Bugün Türkiye’de 10 Kasımlarda, 29 Ekimlerde Türkiye’nin büyük sermayesi sosyal medyada Atatürk ve Cumhuriyet ile ilgili paylaşımlarda bulunuyor. Ama aynı sermayenin 1960’lı yıllarda orduyla birlikte imam hatipleri nasıl desteklediğini ve antikomünizm mücadelesinde cemaatleri bu mücadeleye nasıl dâhil ettiğini biliyoruz. İslamizasyon Türkiye sermayesinin desteğiyle yapıldı. Türkiye siyasetine Şerif Mardin’den ilhamla bakılan bir tarz var. Bu tarza göre merkezde seküler, laik, Atatürkçü bir ordu ve bürokrasi var. Bu merkez, çevredeki İslamcı cemaatleri ve sivil toplumu baskı altına alıyor. Ben bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de Soğuk Savaş devlet yapılanması var. Ve bunun en önemli aktörleri olarak sermaye, ordu ve MHP var. Çevrede ise yükselen işçi ve öğrenci hareketleri, daha demokratik, daha adil ve paylaşımcı bir ekonomik düzen talep eden kesimler var. Bu kesimleri ve sendikaları bastırmak için cemaatler ve MHP merkezden örgütlenerek çevreyi kontrol etmeye çalışıyor. TTB ile ilgili tartışma bu açıdan çarpıcı. Bir sivil toplum örgütünün merkez vasıtasıyla nasıl susturulmaya çalışıldığını görüyoruz.

***

ÇATIŞMALAR MHP’Yİ BÜYÜTTÜ

Kürt Sorunu Türk milliyetçiliğini nasıl etkiledi? MHP’nin politikasını genel hatlarıyla nasıl belirledi?

1984’te silahlı çatışmaların başlamasıyla MHP’nin ciddi anlamda bu sorunla birlikte büyüdüğünü görüyoruz. 1999 seçimlerinde MHP’nin aldığı oy yüzde 18 civarındaydı. Bu oran Türkeş’in liderliği döneminde hiçbir zaman ulaşamadığı, yakınına bile gelemediği bir oy oranıydı. Bunun nedeni Devlet Bahçeli ile MHP’deki değişim ve dönüşüm değil Kürt sorununun neticesinde gelen bir dönüşümdü. Bu bağlamda, Kürt meselesinin, silahlı çatışmaların ve PKK’nin silahlı eylemlere başlamasının MHP’nin tabanını genişlettiğini görüyoruz. MHP’nin tarihsel olarak Soğuk Savaş dönemindeki toplumsal tabanı yüzde 10’u hiçbir zaman bulmadı. İYİ Parti’yi de bu tabandan ayırmıyorum. Çünkü İYİ Parti merkez sağ parti değil. Meral Akşaner o dönüşümü yapamadı. MHP hareketinin İYİ Parti’yle birlikte toplumsal tabanı bugün yüzde 20’ye oturdu. 1990’lı yıllardan beri süren çatışmalar MHP’yi ciddi anlamda büyüttü.

PANİSLAMİST POLİTİKA DEVAM EDİYOR

AKP-MHP iktidar blokunun dış politikadaki tutumunu Türk milliyetçiliği açısından nasıl yorumluyorsunuz?

Türk milliyetçiliğinin yüzü tarihsel olarak Orta Asya ve Kafkasya’ya dönükken AKP’nin dış politikası milliyetçiliğin doğrudan desteklediği bir politika olmadı. Cumhur İttifakı’nın dış politikası daha çok ümmetçi bir dış politikadır. Bu klasik Türk milliyetçiliğinin ciddi açıdan sorunlu baktığı alanlardır. Libya ve Suriye gibi… MHP’nin bu politikayı savunduğunu düşünürsek, Cumhur İttifakı içerisinde MHP’nin ümmetçi çizgideki dış politikaya gittikçe yaklaştığını görüyoruz. İdeolojik anlamda Cumhur İttifakının dış politikada Türk milliyetçiliğine kaydığını düşünmüyorum. Panislamist dış politikanın devam ettiğini düşünüyorum.

  1. yüzyılda Türk milliyetçiliğinin ana politik hattı nedir? Kendisini ‘her şeyden evvel Türk milliyetçisi’ görenler bugün neyi hedefliyor?

Türk milliyetçiliğinin son 100 yılda siyaseti hiç değişmedi. Bu ‘beka’ kaygısıydı. Türk milliyetçiliğini etkileyen önemli idealler Turancı idealler değildir. Bölünme ve parçalanma korkusudur. Bunun aynen devam ettiğini düşünüyorum. Osmanlı’nın çöküş sürecinde ortaya çıkmış bir ideolojidir Türk milliyetçiliği. Dolayısıyla, devletin nasıl korunması ve kurtarılması üzerine kuruludur. 1990’ların başında Sovyetler Birliği parçalandı. Ve Türk milliyetçiliğinin Orta Asya ve Kafkasya’yı tanımadığını gördük. 21. yüzyılda da MHP’nin temsil ettiği Türk milliyetçiliği beka kaygısıyla hareket ediyor. Bu devletin korunması demektir. MHP’nin Cumhur İttifakı’nın içine girmesinin ana dinamiği budur. MHP, “Madem Erdoğan’ı iktidardan düşüremiyoruz o zaman ittifakın içine girelim ve onu içerden yönetelim” dedi. Beka kaygısıyla böyle hareket ettiler.

Milliyetçiler 100 yıldır aynı siyaseti izliyor
Hazırlayan: Oğuzcan Ünlü
Doç. Dr. Behlül Özkan
BirGün Gazetesi, 24 Kasım 2020
https://www.birgun.net/haber/milliyetciler-100-yildir-ayni-siyaseti-izliyor-324017

 

 

 

Derin devletten mafyaya-3

MHP’yi tanıyoruz!

BirGün Gazetesi, 24 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/mhp-yi-taniyoruz-324018

 

Kurulduğu günden Cumhur İttifakı’na kadar gelen süre boyunca MHP’nin demokrasi ve insan hakları konusunda aldığı tutum hiç değişmedi.

 

MHP için devletin çıkarları, yurttaşların çıkarlarından hep üstündü. Çözüm üretmek yerine hedef göstermek, MHP’nin ana siyasetini belirledi.
MHP’nin 1980’lerin sonundan itibaren içine girdiği ‘değişiklik çabası’ yalnızca makyajdan ibaretti. Çeşitli siyasi krizlerde ve gelişmelerde aldığı konumlarda devletin ve egemen sınıfların çıkarlarını savunmaya devam ettiler.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ VE MHP

12 Eylül Askeri Darbesi ile iktidara gelen Türk-İslam sentezci politikalar, ülkücülerin “Biz hapisteyiz, ama fikirlerimiz iktidarda” sloganını geliştirmesine yol açtı. Emperyalizmin ‘Yeşil Kuşak Projesi’ne uygun şekillenen Türk-İslam sentezinin temeli, 1970’lerdeki Aydınlar Ocağı Bildirisi’ne dayanmaktaydı. 1970’ler boyunca MHP’nin içinde yer aldığı ya da dışarıdan desteklediği Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin fikri dayanağı olan bu tez, 1980’ler boyunca bu sefer askeri cunta eliyle ülkeye dayatıldı. Darbe öncesinde sola karşı birçok saldırı gerçekleştirmiş MHP’nin ideolojisi cunta tarafından meşrulaştırıldı.

 

DAĞINIKLIK VE AYRIŞMA

12 Eylül sonrası cuntanın MHP’yi kapatması ve ülkücü kadroların hapishaneye girmesi MHP teşkilatlarında dağılmaya ve boşluğa yol açtı. Lider, Teşkilat ve Doktrin üçlüsü darbe ortamında zedelendi.

Bu ortamda kimi ülkücüler 12 Eylül’ün ürünü olan ANAP saflarında ‘Hareketçiler’ diye anılarak, siyaset yapmaya başladı. Özellikle darbe sonrası gerçekleşen ‘rant’ paylaşımından faydalanmak isteyen ülkücüler, ANAP’ın yolunu tuttu. Öte yandan cezaevi sürecinde daha fazla İslamileşen başka bir grup daha ortaya çıktı. Nizam-ı Âlem Ocakları çevresinde örgütlenen bu grup, Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde, 1990’ların başında Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurdu. Alparslan Türkeş’in 1993’te tüm muhaliflerini tasfiye ederek MHP’yi yeniden kurmasıyla dağınıklık sona erdi.

KÜRT SORUNU VE MHP

1990’ların başında devletin izlediği ‘güvenlikçi’ siyasete MHP tam destek verdi. Özel Tim gibi yapılarda ülkücülerin yoğunluğu hissedildi. Bölgedeki askerlerin ülkücü bıyığı bıraktığı ve ülkücü selamı verdikleri görüldü.

Bu ortamda MHP, milliyetçi tepki oylarını almaya yönelik bir siyaset izlemeye başladı. Asker uğurlama gösterilerinde gövde gösterisi yaptılar. Alparslan Türkeş televizyonlarda Kürt siyasetçilere yönelik sert tutumuyla boy gösterdi. Bu politika Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından gerçekleştirilen 1999 genel seçimlerinde karşılığını buldu. MHP bu milliyetçi atmosferde tarihinde ilk kez yüzde 18 oy olarak ikinci parti oldu.

1999 seçim sonuçları MHP’nin seçim başarısından daha çok, Türkiye toplumunun 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası MHP’lileştirilmeye çalışılmasının bir yansımasıydı.

ÜLKÜCÜ MAFYA

Türkiye 1980’ler ve 1990’lar boyunca ülkücü kadroların girdiği mafyatik ilişkileri ve bunun derin devletle ilişkisini tartıştı. Ülkücü hareket 1970’lerdeki karanlık örgütlenme yapısı dolayısıyla, yeni mafya ilişkilerine rahatça insan malzemesi oldu. Öncülleri 12 Eylül 1980 öncesine dayanan ülkücü mafyalar, 1980’lerde Türkiye gündemine oturdu ve ülkede adeta ‘ülkücü mafya’ patlaması yaşandı.

Silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kumarhanecilik, çek-senet tahsili gibi işlerde ülkücü mafyalar palazlandı. Ülkücü mafyaların bazı devlet görevlileriyle ilişkileri de bulunmaktaydı. MHP üst yönetimi mafya ilişkilerine temkinli yanaştığını belirtse de hatırı sayılır ülkücü bu mafya ilişkilerinin ortasındaydı. Bu isimlerinden bazıları, ‘ülkücü baba’ Nihat Akgün gibi, bir gün bir yerde kurşunlanarak öldürülüyordu.

Kimi suikastların faili yakalanan tetikçilerin eski-yeni ülkücü çıkması, 1997’deki Susurluk Kazası ve ülkücü tabanın Susurluk’ta ölen Abdullah Çatlı’ya sahip çıkışı ülkücülerin derin devlet ve mafya ilişkilerinden uzakta olmadığını göstermekteydi.

SÖZDE DEĞİŞİM

Ülkücü hareket 1980’lerin sonunda ve 1990’larda imaj değişikliğine gitmeye çalıştı. 12 Eylül 1980 öncesi topluma güven vermeyen ‘ülkücü imajı’ değiştirilmeye çalışıldı. Ülkücü kadrolar, kılık kıyafetten davranış biçimlerine kadar bazı hassasiyetler göstermeye başladı. Bahçeli MHP içinde akademisyen kimliğiyle de ön plana çıkmaya başladı. Dönemin merkez medyası peşi sıra Alparslan Türkeş’in ‘devlet adamlığını’ parlatmaya çalıştı.

MHP esasen değişmedi ve klasik bir merkez sağ parti hiçbir zaman olmadı. Bünyesindeki ırkçı ve radikal milliyetçi unsurlar, devletin ve düzenin devamı için göreve her zaman hazır bir şekilde bekledi. İmaj değişikliği iddiası ise bir ‘imaj mühendisliği’nden ibaretti.

AB SÜRECİ VE MHP

2000’li yılların başında Türkiye siyasetini fazlasıyla etkileyen Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine MHP temkinli yaklaştı. MHP, AB reform paketlerinin hemen hemen hepsine karşı çıktı. MHP için AB üyelik süreci Türkiye’yi bölmek isteyenlerin ve Sevr Anlaşması’nı 21. yüzyılda dayatanların ürünüydü. MHP’nin bu dönemde ulusalcı muhalefetle makas farkı azaldı.

MHP aslında Türkiye’nin AB üyelik süreciyle kısmi de olsa demokratikleşme ihtimaline karşı çıkıyordu. MHP’nin demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara tahammülü yoktu. Düşünce özgürlüğünün garanti altına alınması ve hukuk devleti gibi uygulamalar Türk milletinin ve devletinin bölünmez bütünlüğünü tehdit edebilirdi.

AKP İLE BARIŞMA VE CUMHUR İTTİFAKI

MHP, AKP iktidarının ‘yedi düvele karşı mücadele ediyoruz’ söylemine eklemlenerek ‘beka’ kaygısını öne sürdü ve devlet aygıtına ortak oldu. Özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonraki süreçte AKP’nin her türlü antidemokratik tutumuna destek veren MHP, AKP ile birlikte yeni rejimin kuruluşunda aktif rol aldı.

1970’lerdeki Milliyetçi Cephe hükümetlerini andıran, Erdoğan ve Bahçeli’nin bu ‘kader ortaklığı’ yeni değil. Cumhur İttifakı’nın ideolojisini oluşturan Türk-İslam sentezinin temelleri soğuk savaş döneminde MHP’nin bizzat içinde olduğu dönemde atıldı. 1990’lardan bu yana MHP ‘merkez’ partisi olmaya çalışmadı, ‘sabır ve sebat’ ile merkezi MHP’lileştirmeye çalıştı. Bugün MHP’nin AKP ile kurduğu ortaklıkla Türkiye’yi gerici bir karanlıkla yönetmesi, MHP’nin onlarca yıldır değişmediğinin en önemli göstergesini oluşturmakta.

Derin devletten mafyaya-3

MHP’yi tanıyoruz!

BirGün Gazetesi, 24 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/mhp-yi-taniyoruz-324018

 

 

 

Derin devletten mafyaya-4

Avrupa’da ülkücü hareket ‘engelleniyor’: Almanya da yasaklayabilir


GÜRSEL KÖKSAL

BirGün Gazetesi, 25 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/avrupa-da-ulkucu-hareket-engelleniyor-almanya-da-yasaklayabilir-324162

 

Yukarı Çık

MHP, 60’lı yıllardan itibaren Avrupa‘da faaliyet gösteriyor. Başlangıçta komünizmle mücadele kapsamında onları müttefik gören Almanlardan destek alan ülkücülerin şimdi yasaklanması gündemde. Alman Meclisi‘ndeki tüm partiler bunu istiyor

8

AVUSTURYA ve Fransa ‘ülkücü hareket’i’ yasakladı. Hollanda ve Belçika da yasaklamaya hazırlanıyor. Almanya‘da da hükümet, Federal Meclis‘in büyük çoğunluğunun kararıyla ‘ülkücü hareket”i oluşturan örgütler olarak tanımlanan derneklerin yasaklanması için gerekli çalışmalara başlatmakla görevlendirildi.
Söz konusu örgütlerin başında MHP çizgisindeki kısaca “Türk Federasyon” adıyla bilinen Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu (ADÜTDF) ile hareket içindeki bölünmeler sonucu kurulan ATİB (Avrupa Türk İslam Kültür Dernekleri Birliği) ve Büyük Birlik Partisi çizgisindeki ATB (Avrupa Türk Kültür Birliği ya da tam adıyla Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği). İddialara göre bu örgütlerin üye ve taraftarlarının sayısı 18 bin kişiyi buluyor.

Federal Meclis‘te geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen oturumda yapılan konuşmalarda “Almanya‘daki en büyük aşırı sağcı örgütlenme” olarak tanımlanan, kimi milletvekillerince de açıkça “faşist” olarak değerlendirilen “ülkücü hareket”le ilgili karar, Federal İçişleri Bakanlığı‘nı ilgilendiriyor. Yasaklanması istenen örgütler Alman yasalarına göre kurulmuş dernekler olduğu için bu konudaki kararı İçişleri Bakanlığı alabiliyor. Yaptıkları açıklamalarda Almanya‘daki demokratik düzene saygılı olduklarını ileri süren ve haklarındaki suçlamalara karşı çıkan örgütlerin yasaklanma kararının alınması halinde hukuki yoldan itiraz yoluna gitmeleri bekleniyor.

Almanya‘da 60‘lı yıllardan bu yana faaliyet gösteren ve 42 yıl önce dernekleşerek, çalışmalarını yaygınlaştıran ülkücü harekete yönelik bu tavır, başta Fransa ve Avusturya olmak üzere çeşitli Batı Avrupa ülkelerindeki aşırı milliyetçi ve İslamcı eğilimli Türkiye kökenlilerin karıştığı sokak çatışmaları ve propaganda faaliyetleriyle ilgili. Ancak aynı zamanda bu hareketlerin AKP‘ye muhaliflerini baskı ve tehditlerle sindirmeye çalıştıkları belirtilerek, Alman hükümetinin alacağı önlemlerle bunu önlemesi talep ediliyor. Bir de Alman aşırı sağıyla ilgili tartışmalar sürerken, bu olgunun sadece Almanlara özgü olmadığı, göçmenler içinde de mücadele edilmesi gereken benzer eğilimlerin yayın olduğunu vurgulama ihtiyacı söz konusu.

Alman hükümeti benzer konularda şimdiye kadar “yasaklayıcı” değil, “yatıştırıcı” politikaları tercih ediyor, böylelikle on binlerce kişiyi kapsayan bu tip hareketlerin daha da “radikalleşmesi”ni önlemeyi hedefliyordu. Ancak Federal Meclis‘teki son gelişme bu politikadan vazgeçmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü bütün partiler “yasaklama” yoluna gidilmesini istiyor. Kimi hemen, kimi de belirli bir inceleme sonucu. Federal İçişleri Bakanlığı‘nın iki yıl önce milliyetçi ve şeriatçı “Osmanen Germania” derneğinde olduğu gibi yasaklama yoluna gidip, gitmeyeceği yine de belli değil. Çünkü şimdi söz konusu olan birkaç yüz üyeli bir dernek değil, binlerce üye ve taraftarı olan, ülkenin hemen her yerinde örgütlü ve 40-50 yıllık geçmişi olan bir hareket.

ALMANYA‘DAKİ MHP

Almanya‘daki en büyük ülkücü çatı örgütü MHP çizgisindeki “Türk Federasyon” (ADÜTDF – Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu). Meclise sunulan tasarılarda belirtildiğine göre Almanya çapında 170 derneği kapsayan bir çatı örgütü olan ADÜTDF, 1978‘de Frankfurt‘tu kuruldu.

Ancak MHP‘nin Almanya‘daki örgütlenmesi ondan önce başladı. Daha sonra Gülenci olduğu ileri sürülen ve 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra tutuklanan, son olarak da İYİ Parti içindeki tartışmalarda yine adı gündeme gelen Enver Altaylı, bu yıllarda MHP‘nin Almanya Başmüfettişi olarak görevlendirilmişti. Anayasa Mahkemesi‘nce yurtdışı örgütleri kapatılmasından sonra kurulan Türk Federasyon bu fonksiyonu üstlendi.

MHP‘nin Almanya‘daki örgütlenmesiyle ilgili araştırmalarda, onları komünizmle mücadelede müttefikleri olarak gören Almanlar tarafından desteklendiğine dair iddialara da yer veriliyor. “Ülkücü terörist” Mehmet Ali Ağca‘nın izini süren araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu‘nun “Papa, Mafya, Ağca” başlıklı kitabında da yer alan, bir bölümü MHP davasında gündeme gelen iddialar, son olarak Sol Parti milletvekilleri tarafından da Federal Meclis‘te dile getirildi. Bu iddialardan biri dönemin Bavyera Eyaleti Başbakanı Franz Josef Strauss‘un, MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş‘le görüşüp, Almanya‘daki Türkiye kökenli işçiler arasındaki sol siyasal ve sendikal örgütlenmelere karşı bu hareketin örgütlenmesine yardımcı olma sözü verdiği yolunda. Bir diğer iddia da Federal İstihbarat Teşkilatı‘nın (BND) Türkiye masasında görevli olduğu ileri sürülen ve Frankfurt yakınlarındaki bir kasabada yerel politika yapan Dr. Hans-Eckhardt Kannapin‘in (CDU) Türk Federasyon‘ın kuruluş sürecindeki destekleri. Türkeş‘in o dönemlerde oldukça güçlü olan aşırı sağcı parti NPD‘yle (Almanya Nasyonal Partisi) işbirliği yapılması yolundaki talimatları.

12 Eylül Darbesi’nden sonra Almanya‘ya kaçak yollarla gelen birçok ülkücü de bu örgütlenmede yer aldı. Papa‘ya suikast girişiminde bulunan, Türkiye‘de gazeteci Abdi İpekçi‘nin katili Mehmet Ali Ağca‘nın da yakalanmadan önce Almanya‘da uzun süre bulunduğu, bu örgütlenme ağından destek aldığı ileri sürülüyor.

Geçtiğimiz hafta yaşanan bir tesadüf de bu iddiayı doğruluyor. Federal Meclis “ülkücü hareket”e yasak getirilmesini tartışırken, Frankfurt yakınlarındaki bir mezarlıkta Balgat Katliamı sanıklarından Ethem Kıskıs‘ın cenazesi kaldırılıyordu. Arkadaşları 41 yıldır Türkiye‘ye gidemeyen Kıskıs‘ın gerçek kimliğini ilk kez mezarı başında açıklamışlar, bu vesileyle onun Avrupa‘daki ülkücü örgütlenmenin merkezindeki 10-15 kişiden biri olduğunu ifşa etmişlerdi.

ATİB, ATB VE DİĞERLERİ

80‘li yıllarda Türkiye‘de MHP içinde görülen bölünmeler ve ayrılıklar Almanya‘ya da yansıdı. Papa‘ya suikast davasında Ağca‘nın suç ortağı olduğu iddiasıyla bir süre tutuklu kalıp, daha sonra serbest kalan Türk Federasyon başkanlarından Musa Serdar Çelebi ve arkadaşları tarafından kurulan Avrupa Türk İslam Kültür Birliği (ATİB), Almanya‘daki ülkücüler tarafından kurulan ikinci büyük çatı örgütü. Bünyesinde 120 dernek bulunduğu ileri sürülen ATİB, Alman hükümetinin İslam diniyle ve Müslüman göçmenlerle ilgili sorunları görüştüğü İslam Konferansı‘na üye olan Almanya Müslümanları Merkez Konseyi‘nin üyesi. ATİB Genel Başkanı Durmuş Yıldırım, örgütü “güvenliği tehdit eden aşırı yabancılar” arasında gösteren istihbarat raporuna itiraz ederken, “ATİB‘in mensup olmakla itham edildiği ülkücü hareketle yollarını kurulduğu yıllarda ayırmış” olduğunu belirtmişti.

Resmen 1994 yılında kurulan Avrupa Türk Kültür Birliği (ATB ya da tam adıyla Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği) de Türkiye‘deki Büyük Birlik Partisi‘nin çizgisindeki 20 derneğin çatı örgütü.

Bir de bu örgütlerle ilgili olmayan, ancak “ülkücü” olarak kabul edilen birçok kişinin de bireysel olarak çok sayıda dini, siyasal, kültürel örgütte aktif olduğu, hatta Alman partileri içinde yer aldığı, polis ve orduda görev yaptığı ileri sürülüyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Alman ordusundaki Türkiye kökenli dört asker hakkında “ülkücü harekete üye oldukları” gerekçesiyle disiplin soruşturması açıldığı haberi çıkmıştı.

Geçtiğimiz hafta Federal Meclis‘in gündemine hükümetin Almanya‘daki ülkücü harekete yasak getirmesini talep eden 3 ayrı tasarı gelmişti.

Bunlardan biri hükümet koalisyonundaki partiler CDU-CSU ve SPD ile muhalefet partilerinden FDP ve Yeşiller‘in ortak tasarısıydı.

İkincisi bu konuyu yıllardır çeşitli vesilelerle dile getiren Sol Parti‘nin, diğeri de bu olayı kendi aşırı sağcı, yabancı düşmanı propagandası için istismar etme fırsatını kaçırmayan aşırı sağcı parti AfD‘nin tasarısıydı.

Sol Parti ve AfD‘nin tasarıları reddedildi.

Hükümet ve muhalefetin ortak tasarısı ise kabul edildi. Kendi tasarısı reddedilen Sol Parti, bu tasarıyı destekledi.

Oylama öncesinde yapılan konuşmalarda “ülkücü hareket”in Avrupa‘da bir dizi ülkede militanca ve şiddetli eylemlerde bulunduğu, milliyetçi ve ırkçı bir ideolojiye dayandığı, Kürtler, Aleviler, Yunanlılar, Ermeniler, Yahudilere, kendilerinden farklı düşünenlere, karşı nefreti körükledikleri belirtildi. Sol Parti‘nin tasarısında hareketin Türkiye‘de ve Türkiye dışında çok sayıda siyasal karşıtının öldürülmesinden sorumlu olduğuna dikkat çekildi. Bu hareketlerin iktidardaki AKP hükümetini desteklediği, AKP muhaliflerine yönelik baskı ve sindirme faaliyetlerinde bulunduğu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu‘nun da bu hareketin sembolü olan kurt işaretini yaparak, aralarındaki işbirliğini gösterdiği kaydedildi.

Meclis‘te kabul edilen tasarıda diğer önergelerdeki gibi “kurt işareti”ne yasak getirilmesi gibi öneriler yok. Ancak İçişleri Bakanlığı‘nın bir yasak kararı olması halinde o da yasaklanabilir. Beş partinin kabul edilen ortak önergesinde Federal Hükümet‘ten talep edilen hususlar şöyle:

 

♦ Ülkücülerin etkisini geri püskürtmek için Avrupa‘daki ve uluslararası alandaki ortaklarla işbirliği.

♦ Ülkücü hareketin özellikle Almanya’da devamlı olarak takip edilmesi ve kararlı şekilde mücadele edilmesi.

♦ Ülkücü hareketin dernek ve örgütlerine yönelik yasakların gözden geçirilmesi.

♦ Kamuoyunun Almanya Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın olanaklarından yararlanarak, aydınlatılması.

♦ Ülkücü hareketin internette yaydığı ajitasyona karşı hukuk devleti çerçevesinde kararlı mücadele.

♦ Almanya, Avrupa ve Türkiye’de bozkurtların sindirmeye çalıştığı kişi ve gruplarla dayanışma gösterilmesi ve onların en iyi şekilde desteklenmesi.

Hükümet ve İçişleri Bakanlığı‘nın meclisten gelen talimat üzerine gerekli incelemeleri yapıp, yasaklama yoluna gidip, gitmeyeceği henüz belli değil.

 

Derin devletten mafyaya-4

Avrupa’da ülkücü hareket ‘engelleniyor’: Almanya da yasaklayabilir

GÜRSEL KÖKSAL

BirGün Gazetesi, 25 Kasım 2020

https://www.birgun.net/haber/avrupa-da-ulkucu-hareket-engelleniyor-almanya-da-yasaklayabilir-324162

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir