ÇEVRE ve DOĞAEKONOMİ-POLİTİKAİSRAF EKONOMİSİKENT SUÇLARI

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (5 yazı)_ Doç Dr. Tolga ŞİRİN_ BirGün Gazetesi_ 10 Kasım 2021

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (1)

Çevrecilik kamucu olmaktan geçer

Doç Dr. Tolga Şirin

BirGün Gazetesi, 10 Kasım 2021

https://www.birgun.net/haber/cevrecilik-kamucu-olmaktan-gecer-365255

Pankartın Türkçesi: “Sınıf mücadelesi olmadan çevrecilik olsa olsa çiçekçiliktir”

 Doç. Dr. Tolga Şirin

Çevrecilik hem çok dolu hem de çok boş bir kavram. Öncelikle boşluktan başlayalım: Bir kavramın anlam alanı ne denli genişlerse, içeriği o kadar boşalır. Bu alan, çevrecilik için fazlasıyla geniş. Şöyle ki; bugün siyasal yelpazenin farklı kesimlerinde yer alan kişilerden kime sorsanız size “çevreci” olduğunu söyleyecektir. Türkiye’de muhalefet de çevrecidir, iktidar da. Türk veya Kürtlerin, Alevi veya Sünnilerin, faşist veya komünistlerin, farklı kesimlerden farklı kişilerin kendine göre bir çevreciliği var. Her bir özne kendi çevreciliğinin en samimi olduğunu ileri sürebiliyor. Öyle ki hatırlayacak olursanız Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bile çok uzak olmayan bir geçmişte kendisinin “çevrecinin daniskası” olduğunu ilan etmiştir. Kavram bu denli geniş yani.

Şu noktayı netleştirelim: Çevreciliği, çayır çimende serpilmek, bir ağacın gölgesinin altında dinlenmek, derelerin şırıltısını dinleyip rahatlamak, temiz denizlere girip ruhunu dalgaların akışına bırakmak ve bundan huşu duymak diye algılayacak olursak, evet, “çevreci” olmayan insan yok denecek kadar az. Sözcüğün bu geniş anlamıyla neredeyse herkes çevreci.

Konuya buradan baktığımızda sorun yok. Gelgelelim mesele, çevresel değerler veya haklar ile diğer bazı menfaatler çatıştığı zaman ortaya çıkıyor. Çevreci iddialar, kalkınma, özel mülkiyet, seçim yatırımları (örn. “çılgın proje” vb.) gibi başkaca menfaatlerle çatıştığında “ak koyun-kara koyun” belli oluyor. İşte samimi ve tutarlı çevrecilik, böylesi sınırda durumlarda kendisini gösteriyor. Bazı tutarlı çevreciler, böylesi durumlarda bile başta söylediklerinden geri adım atmıyor, meşru olduğu iddia edilen çok sayıda menfaatin albenisine rağmen çevrenin korunması amacından vazgeçmiyor. Böyle bir alanda kalkınma ve doğanın korunması çatışmasında çubuğu bir tarafa bükmek gerekiyor. Eğer “sürdürülebilir gelişme” gibi bir sentez söz konusu olursa bu defa da “kamucu bir kalkınma” ile “kâr temelli kalkınma” arasındaki gerilim baş gösteriyor. Bu farklı gerilim ve tartışma başlıkları ise çevreciliği oldukça “yüklü” hâle getiriyor. Yani mesele, başta söylediğim türden “yeşili severim” çevreciliğinin ötesine taşınmış oluyor.

Zaten o nedenledir ki çevreciliğin de farklı ideolojik iz düşümleri var. Bu iz düşümler ekofaşizm, ekososyalizm, liberal çevrecilik, anarkonaturizm, yeşil muhafazakârlık gibi farklı isimlerle adlandırılıyor.

ANAYASA HUKUKUNDA “ÇEVRECİLİK”

Benim uzmanlık alanım anayasa hukuku. Bu alanın da çevreye bakan bir yönü var. Bugün kamu hukukçularının ezici çoğunluğu, sözcüğün geniş anlamıyla çevreci sayılabilir. Fakat bu, her bir teorisyenin veya uygulamacının, anayasal ilkeleri ve kuralları, sözcüğün daha dar anlamıyla “çevreci” bir perspektiften kavradığı anlamına gelmiyor. Fakat özellikle 1990’lı yıllardan itibaren artan sayıda kişi, bu konuda konum almaktan çekinmiyor. Bu, bildiğimiz kamu hukuku kavramlarının da yeniden tanımlanmasına neden oluyor.

Türkiye’nin Paris Sözleşmesi’ni imzalayarak teşrif edeceği Glasgow Zirvesi’nin arifesinde ve yeni anayasa tartışmalarının berisinde bu yeniden tanımlama arayışlarını bir yazı dizisiyle tanıtmak istiyorum. Metni yazma nedenim bu.

ÇEVRE DEVLETİ NEDİR?

Çevre Devleti, Almanya’da Michael Kloepfer’in ortaya attığı bir kavram. Aslında yazarın yaptığı şey, kamu hukukunda devletin klasik tanımlarından biri olan “üç öge öğretisi”ne çevreci bir boyut kazandırmak. Bu öğretiye göre devlet üç ögeden oluşur: (i) ülke, (ii) o ülke üzerinde yaşayan bir halk ve (iii) ülke sınırları içinde halkın tabi olduğu kurumlaşmış bir siyasal iktidar. Nerede bu üçlü varsa orada bir devlet vardır.

Kloepfer’e göre ise bu ögelerin yanına bir de çevre eklenmelidir. Ona göre bu faktörlerin yanı sıra çevrenin de devletin varlık koşullarından biri olduğunu kabul etmek gerekir. Bu kabul, çevreci devlet teorisinin de ön koşuludur.

Bu yaklaşıma göre çevre devleti “bütün devlet siyasasında, doğal yaşamı korumanın devletin temel ödevi olduğu, çevrenin tali veya rastlantısal olarak değil her türlü kamusal eylem ve işlemde öncelikle korunduğu devlettir”.

Kloepfer’in açtığı yoldan gidenler çok oldu. Örneğin Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2015’te yayımladığı bir belgede “hukukun çevresel üstünlüğü” (environmentalrule of law) diye bir kavram ortaya attı. Bu “hukuk devleti” ilkesinin çevreci bir bağlama oturtulması açısından önemliydi. Bu metne göre hukukun çevresel üstünlüğü, sürdürülebilir gelişmenin merkezinde yer alır ve sürdürülebilir, şeffaf ve hukukun üstünlüğü temelinde yönetilen doğal kaynaklar, sürdürülebilir gelişmenin motoru olduğu kadar barış ve adalet için bir platform olabilir.

Öte yandan bu kavramı, insanın menfaatine bir çevre biçiminde değil de insandan bağımsız “kendinde bir değer” olarak doğayı merkeze alan biçimde “doğa devleti” veya “ekolojik hukuk devleti” gibi adlandıranlar ve derinleştirenler (örn. KlausBosselmann) oldu. Bu literatürde çok sayıda kişi “ekolojik bir hukuk devleti”nde (ökologischeRechtstaat) doğanın hakları bulunması ve bu hakların insan haklarından daha geride kalmaması gerektiğini ileri sürdüler. Bunu açıklarken de insan ve doğa arasındaki diyalektik bağı vurguladılar. Bu yaklaşım gerçekten ilham vericiydi. Şöyle ki insan olmadan doğa, doğa olmadan insan olmaz. İnsan doğanın bir uzantısıdır ama insan üretimi hukuk düzeninde doğanın menfaatlerini koruma ödevi de insanlardadır. Dolayısıyla bu konuda ortaya çıkabilecek çatışmalarda mesele, bu diyalektik daima akılda tutularak ve söz konusu birlik ve doğanın kendine özgü içkin değeri göz ardı edilmeden çözülmelidir. Bu içkin değere ancak bilimsel bilgi eliyle ulaşılabilir. Bu nedenle de devletin, özellikle lobi gruplarının manipülasyonlarına karşı daima uyanık olması özel önem taşımaktadır.

Bu ise bir “paradigma değişimi” ile mümkündür. Modern anayasaların, “endüstri toplumu”nu esas alan kabullerinin, “sürdürülebilir toplum” lehine dönüştürülmesi gerektiği savı uyarınca anayasaların hukuku ve yargısal organları belli yönde davranmaya zorlaması (veya daha iyimser bir ifadeyle “yönlendirmesi”) bir gerekliliktir. Zira devletin planlı ve düzenli bir geçişi sağlamaması durumunda doğa, süregelen küresel sosyoekolojik kriz uyarınca bu değişimi kendisi zaten dayatacaktır. Bu bakımdan toplumların, gelecekteki ekolojik diktatörlük biçimlerinden sakınması için de anayasal yönden böylesi bir ekolojik doğrultuya girmesi kaçınılmaz görünmektedir.

SÖZÜN ÖZÜ

Buraya kadar yazdıklarımı “laf salatası” yapmak için kaleme almadım. Söz konusu literatür, geleceğimiz ve gezegenimiz açısından oldukça önem taşıyor. Bu önemin farkında olan kim? Batı devletleri, anayasal düzenlerine, temkinli ve yavaşça da olsa, çevreci bir yön verdi. Örneğin Almanya’da bütün bu tartışmalardan sonra “Gelecek kuşaklara karşı da sorumlu olan devlet, doğal yaşam kaynaklarını anayasal düzenin çerçevesinde yasamayla, yasalara ve hukuka uygun olarak yürütme ve yargı organlar aracılığı ile korur.” (md. 20a) hükmü anayasaya girdi. Bu hükümle birlikte Almanya’nın demokratik bir sosyal hukuk devleti olmasının ötesinde acaba bir “çevre devleti” de sayılıp sayılmayacağı veya bunun Anayasa’ya açıkça yazılması gerekliliği de konuşulur oldu. Bunun mahkeme kararlarına ve yasalara yansıyan bir yönü de oldu.

Bu türden gelişmelerin yankısı ekolojik krizin, kronik bir kalkınma arayışı içinde daha sert biçimde görünür olduğu Latin Amerika ve Asya ülkelerinde etkisi ise çok daha sarsıcı biçimde duyuldu. Bolivya ve Ekvador’da yeni anayasanın en az yarısı, ekolojik konularla ilgili hükümlerle ilişkilendi. Hatta ikincisinde hareket, doğayı ilk kez bir hak öznesi saymaya ve bunu içtihatla tescil etmeye kadar vardı. “And anayasacılığı” olarak ifade edilen bu gelenek, çevrenin korunmasını kamucu biçimde (suyun özelleştirilmesi yasağı, enternasyonal dayanışma yükümlülüğü vb.) anayasallaştırdı.

Bu örneklerin bizim açımızdan büyük bir önemi ve bünyesinde çıkarılacak dersler var. Her şeyden önce bunlar, çevrenin, sıradan bir bakanlığın etkinlik alanına sıkıştırılacak alelade bir konu olmadığını gösteriyor. Dahası, çevrenin, sadece yeri geldiğinde “selam çakılacak” türden bir saygı nesnesi olmaktan çıkıp devletin varlık koşulu ve bu nedenle de her türlü etkinliğini saran esaslı bir değer olabileceğini ortaya koyuyor.

Yasama, yürütme ve yargının etkinliklerinde verdiği her kararın çevreye olan etkisini hesaba katma ve her sorunu ekolojik bir dille de çözümlemesi gerekliliği Türkiye’de de güncel bir mesele. Bu nedenle Cumhuriyet’in nitelikleri arasında “çevre devleti” ifadesini katmayı ciddi ciddi düşünmeliyiz. Bu öneriyi, açıkça tartışmaya açmak için öne sürüyorum. Dizinin devam eden yazılarında bunu biraz daha açacağım.

 

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (2)

Devletin çevreci amaçları

Doç Dr. Tolga Şirin

BirGün Gazetesi, 13 Kasım 2021

https://www.birgun.net/haber/devletin-cevreci-amaclari-365665

Doç. Dr. Tolga ŞİRİN

Önceki yazımda Türkçe

yazına henüz girmemiş olan “Çevre Devleti” kavramını tanıtmaya çalışmıştım. Temel derdim, “çevre devleti”nin, “hukuk devleti”, “sosyal devlet”, “laik devlet” gibi Cumhuriyet’in temel niteliklerinden birini imleyen bir ilke kılınmasının pekâlâ mümkün hatta acil bir gereklilik olduğunu anlatmaktı.

Herhangi bir reform/devrim tartışmasına şimdilik girmeyip böyle bir tanımanın jenerik sonucunu kaydetmek isterim: Bir çevre devleti, her türlü (evet her türlü) iktidar faaliyetinde, konunun bir de çevresel perspektiften ele alınmasının anayasal bir zorunluluk hâline geldiği devlettir.

Bugün bunu -nispeten tekrara düşmek ve bir gazete yazısını zorlamak pahasına- kuramsal yönden biraz daha açmak istiyorum.

ÜÇ ÖGE TEORİSİ

Devletin ne anlama geldiği siyaset felsefesinde farklı biçimlerde tanımlanabilir. Fakat hukuk, olabildiğince nesnel bir tanım arar.

Bu nesnel tanımlama girişimlerinden en eskisi Nicollo Machievelli’ye (“Prens”) kadar gider ve üç ögeye dayanır: Ülke, halk ve egemenlik.

Bu üç öge modern zamanda Alman Kamu Hukukçusu Georg Jellinek tarafından derinleştirilmiş ve sistemli hâle getirilmişti.

Siyaset bilimcilerin Avusturya Sosyalist Partisine yakınlığıyla, hukukçuların normativist-pozitivist sıfatlarıyla tanıdığı Hans Kelsen ise bu çıkarımı, “düzen” kavramıyla daha da hukukileştirmiştir:

“Devlet, bir hukuk düzenidir. Ancak her hukuk düzeni, devlet olarak nitelenemez. Bir hukuk düzeni her şeyden önce, kendisini oluşturan normları üretmek ve uygulamak için iş bölümüyle çalışan belli organlar varlık gösterdiğinde bir devlettir.”

Kelsen’in bu yaklaşımı, devletin, iş bölümüne dayalı belli bir “kabiliyet”i olmasını da imler. Yani devlet, kendi içinde düzen ve başkaca devletlerce ilişki kuracak kudret ve kurumlaşmaya da sahip olmalıdır.

Bu yaklaşım, pozitif metinlere de yansımıştır. Örneğin 1933 tarihli Devletlerin Hak ve Görevlerine ilişkin Montevideo Sözleşmesi’ne (md. 1) göre bir devletin uluslararası hukuk kişisi sayılması için (i) kalıcı bir nüfus, (ii) tanımlanmış bir bölge, (iii) bir hükûmet ve (iv) diğer devletlerle ilişki kurma kapasitesine sahip olmalıdır.

Devleti bir iş bölümüne dayanan kurumlaşmaya eşlik eden bir normlar bütünü olarak tanımlayan bu tanım, anayasaların yaygınlaşmasıyla birlikte daha da derinleştirilmiştir. Bazı kamu hukukçuları, üç ögeye bir de “devletin amacı” unsurunu eklemiştir. Örneğin Peter Pernthaler’e göre modern devlet, toplumsal bir kurumdur. Bu toplumsallıkta devlet bir hizmet yapısıdır ve insanların kendileriyle ilgili konuları yönlendirmek için en kapsamlı biçimde örgütlenmesini ifade eder. Devleti tanımlarken “amaç” öğesini de dikkate almak gerektiği yönündeki öneri, bu kurumun varlığını devam ettirmesinin sigortası olan meşruluk temellerini de anlamamıza yardımcı olur. Dolayısıyla ikna edicidir.

Dağıtmadan toparlamak gerekirse; bir devletten söz etmemiz için bir siyasal iktidar ve aynı zamanda devletin ülkesi ve milleti her hâlükârda var olmalı. Bu tamam. Söz konusu ögelerin üzerindeki iktidarın kurumlaşması da bir gereklilik. Bu da tamam. Ancak daha önemlisi iktidarın meşru kalabilmesi için de devletin bir amacı olmalı.

Liberalizmin devleti amaçsızlaştırma iddialarına rağmen her anayasal devlet bir amaçla ifade ediliyor. Bu amaçlar ya “program ilkeler “olarak devletin nitelikleri biçiminde ifade ediliyor ve/veya özel olarak ifade ediliyor.

Türkiye’de devlet, varlık koşulunu ve amaçlarını, Atatürk milliyetçiliği ile çerçevelenmiş demokrasi, laiklik, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü gibi ilkelerle ortaya koymuş durumda. Anayasa’nın değiştirilemez nitelikte saydığı bu ilkelerden ayrıca (md. 5) bir de devletin temel amaçları ve görevleri şu şekildeifade edilmiş bulunuyor:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

Bu ilkelerin ve amaçların içinde çevre yok. Cumhuriyet’in nitelikleri arasında çevre bulunmuyor. Devletin amaçları açısından da dolaylı olarak çevreci sonuçlar çıkarabileceksek de bu doğrudan, açık-seçik bir program ilke hâline getirilmiş değil.

CUMHURİYETİN İLKESİ KILINMALI

İşte “çevre devleti” ifadesini Cumhuriyet’in bir ilkesi kılmak, her şeyden önce böyle bir amaç taşıyor. Anayasa’nın 2’nci maddesi bugün için aynen şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Bu ilkelerin içine “çevreci” gibi bir ifadesinin eklenmesi önemli bir kazanım olur. Kuşkusuz bu hüküm, Anayasa’nın “değiştirilemezlik” zırhına tabi olduğu için böyle bir ekleme, konunun ekolojik yönünden bağımsız bir tartışmayı gündeme getirir.

Burada öncelikle, en baştan yeni bir anayasa yapılması durumunda (olağan dönemlerde Anayasa’nın kırıp dökmeden en baştan yazılmasına “pekiştirme” [augmentation] deniyor) böylesi bir engelin bulunmadığını bilmek gerekiyor. Fakat Türkiye’de yeni bir anayasa hazırlamaya dönük toplumsal koşulların yokluğu ve Anayasa’nın özüne (laiklik ilkesine) aykırı kalkışmalarla bağlantılı tereddütler, ekolojik tartışmanın bazı gerici amaçlarla manipülatif biçimde kullanılması ve bu yolla bu ilkeyi lekeleme tehlikesini barındırıyor.

İkinci olasılık, değişiklik yasağının ilerleme yasağı sayılmamasıdır. Yani Anayasa’nın 4’üncü maddesindeki değiştirilmezlik kuralı, “geriye götürülmezlik” anlamına gelecek biçimde kavranabilir. Böyle bir kavrayış, 4’üncü maddenin, Cumhuriyet’in niteliklerini ilerletecek değişikliklere engel görülmemesine neden olur. Fakat bunun da en azından kâğıt üzerinde oldukça tartışmalı olduğunu bilmek gerekir.

Üçüncü olasılık, Anayasa’nın farklı maddelerinde devletin çevreci niteliğinin vurgulanması ve ilkenin bu yolla tanınmasıdır. Örneğin Anayasa’nın 2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı devlet” olduğu yazılıdır. 1961 Anayasası’nda “insan haklarına dayanan devlet” biçimindeki bu ifadedeki değişim, öğretide (başta Mümtaz Soysal hocamızca olmak üzere) çokça eleştirilmişti. 2001 yılında bu ilkeye dokunulmamışsa da Anayasa’nın 14’üncü maddesine “insan haklarına dayanan devlet” ifadesi eklenmişti. Bu, 2’nci maddedeki “saygılı” ifadesinin “dayanan” biçimindeki güçlü kavramın düzeyine ulaştırılmasını sağlamıştı. Bu bakımdan Anayasa’nın değiştirilebilir hükümlerinden birinde, demokratik, sosyal, laik hukuk devleti ilkesinin çevreci bir tanımına yer vermek de bir olasılık olabilir.

Son olarak, Anayasa’nın devletin amaçlarını ve görevlerini tanımlayan hükmüne (md. 5) de çevreci bazı ögelerin dâhil edilmesi de çevreci devlet ilkesi açısından işlevsel olabilir.

Bu olasılıklar çevreciliği bir devlet ilkesi kılar. Fakat bunun sadece bir ilke meselesi olmadığını da bilmeliyiz. İlkeye can verecek ek değişiklikler, devletin her bir öğesinin de yeşillendirilmesiyle mümkün. Başka bir deyişle Anayasa’da çevreci bir “ülke”, çevreci bir “insan” ve çevreci bir “iktidar” örgütlenmesi de gerekiyor. Bu da diğer bazı başlıklarda değişiklik gerektiriyor.

Bunlar da sırasıyla yazı dizisinin diğer konularını oluşturuyor.

 

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (3)

Devletin ‘çevresel’ ülkesi

Doç Dr. Tolga Şirin

BirGün Gazetesi, 15 Kasım 2021

https://www.birgun.net/haber/devletin-cevresel-ulkesi-365838

DOÇ. DR. TOLGA ŞİRİN

Anayasa’da “devletin ülkesi”nden bahsedilir. Bu ülkenin adı “Türkiye” ülkesidir. Türkiye ülkesi, politik dünyamızda çoğu kez bir hamaset nesnesi kılınmıştır. Siyasal yelpazenin o pek milliyetçileri, ülke öğesini “vatan” diye niteler; konu “vatan” olduğunda mangalda kül bırakmaz, icabında kurşun yiyip kurşun atmakla övündükleri vatanın bir karış toprağını bile kimseye vermeyeceklerine ant içerler.

İyi, hoş, güzel… Fakat aynı kesimlerin ezici çoğunluğu, ülkeyi ülke yapan ekolojik değerler karşısında zır cahildir. Öte yandan ironi şudur ki aynı çevreler, ülkedeki erozyon nedeniyle gerçekleşen yıllık 168 ton toprak kaybı karşısında suspus olur. Ülkenin yüzde 80’inde erozyon riski olduğu, özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çölleşme konusundaki büyük riski duymaz veya duymazlıktan gelir. Uluslararası alanda risk endeksinde Türkiye’nin orta düzeyde risk bölgesi (2 üzerinden 1,4) olduğun ne denli farkında oldukları kuşkuludur.

Ülke, aslında ekolojik bir değerdir. Fauna ve florasıyla en başta doğal bir anlam taşır. İnsan hayvanı ve diğer hayvanlar bu doğanın bir uzantısıdır. Hatta öyle bazı hayvanlar vardır ki Türkiye ülkesine özgüdür. Bu hayvanların bir kısmının nesli tükenmek üzeredir. Bu vatanperverlerin gür sesleri, konu nesli tükenen hayvanlar olduğunda da hiç çıkmaz.

Örneğin bu kesimlerin Anadolu parsı, karakulak, vaşak, oklu kirpi, Toros kurbağası, Alageyik, çizgili sırtlan, telli turna, bozkır kartalı, ulu doğan, kelaynak gibi türlerle ilgili bir gündemi olduğu hiç duyulmamıştır. “Avcı” karakteristiklerinden geldiğini varsaysak bile bu sessizlik Türk fındığı, Datça hurması, Anadolu salebi, ters lale, Antep kaya kekiği, kum zambağı, çam fıstığı, Toros sediri gibi nesli tükenmekte olan ve Türkiye’ye has bitkiler konusunda da aynen geçerlidir. Bu kadim ölüm sessizliği, Türkiye’nin hayat damarları yani nehirleri, hidroelektrik santrallerle (HES) kurutulurken, kâr amaçlı sanayi atıklarıyla (örn. Gediz, B. Menderes, Çoruh, Asi nehirleri) yok edilirken de geçerlidir. Belli ki bu milliyetçiliğin hamasetinin, göstermelik bile olsa yurtseverlik ile falan dahi ilişkisi yoktur.

O hâlde Anayasa, ülke ögesini bu samimiyetsiz hamaset makinalarına bırakmamalıdır. Devletin ülke öğesi gerçek anlamına yani ekolojik bağlamına kavuşturulmalıdır.

ÜLKENİN EKOLOJİK BİR DEĞER OLARAK KAVRANMASI

Bu konuda bize en iyi ilhamı Latin Amerika anayasaları verebilir. Küresel sermayenin neoliberal saldırılarına karşı çevreci direnişlerle karşı duran bu yoksul ülkelerde, mücadelelerin anayasalarda da yansımaları olmuştur.

Örneğin suyun özelleştirilmesi ve su ücretlerindeki aşırı artışa karşı yerli halkların ayağa kalkması ve olağanüstü hâl ilanına kadar gidecek çatışmaların getirdiği baskıdan (“Cochabamba Su Savaşları”) bir taban hareketiyle çıkan ve bu süreci zor koşullara rağmen çevreci bir anayasayla (dünyanın ilk yerli anayasasıdır) taçlandıran Bolivya’da suyun özelleştirilmesine dönük yasakların bize öğretecekleri vardır.

Türkiye bağlamında HES’ler kanalıyla gerçekleştirilen ve bizzat başbakanlık düzeyinde “su akar Türk bakar yok; artık su akar Türk yapar var” gibi propaganda edilen bu sürece karşı çevreci hükümler getirilmelidir.

Keza, Türkiye ülkesi, uluslararası sözleşmeler yoluyla yargı denetiminden kaçırılan (örn. Akkuyu) nükleer santrallere karşı Anayasa’nın sessizliğine değil, kendisini nükleersiz alan kılacak veya en azından nükleer silahlardan ve atıklardan koruyacak hükümlere ihtiyacı var. Latin Amerika’da bu yönde hükümler aranıyorsa, Bolivya (md. 344), Dominik Cumhuriyeti (md. 67), Ekvador (md. 15), El Salvador (md. 117), Kolombiya (md. 81), Küba (md. 16) ve Paraguay (md. 8) anayasaları ilham verici sayılabilir.

Hayvanların anayasal olarak korunması konusunda da bu türden hükümler hiç de az değildir. (Bu konuda bkz. Tolga Şirin, “Yasa Yetmez! Hayvanları Anayasal Olarak Korumak Gerek”, Duvar, 25/11/2020.)

 ÇEVRE HAK ÖZNESİ OLABİLİR Mİ?

Çevrenin en etkili koruması onun bağımsız bir hak öznesi olarak tanınmasıdır. 1970’li yıllarda teorik düzeyde yaşanan bu tartışma ilk kez Ekvador Anayasası’nda yaşama geçirilmiştir. Tabiat ananın (Pacha Mama derler) büyük önem taşıdığı bu topraklarda doğa, insanlardan bağımsız olarak var olma hakkıyla donatıldı. Bu hüküm, soyut bir duygusallık veya boş bir lafazanlıkla kalmayarak yargısal olarak da tanındı.

Dava konusu olay Vilcabamba nehrinin kenarında mülke sahip iki kişinin Loja bölgesel yönetimi ile olan anlaşmazlığına dayanmaktadır. Bu kişiler, satın aldıkları mülklerinde, iyi komşuluk ilişkilerine, iş birliğine dayanan doğayla barışık bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek için “cennet bahçesi” isimli bir proje yürütmektedirler. Bu süreçte bölgesel yönetim, nehir kenarında bulunan bir otoyolu genişletme çalışmasına girişmiştir. Başvurucular, çevre bakanlığına başvurup durumun tespit edilmesini istediklerinde Bakanlık, faaliyetin gerektiği gibi bir ÇED raporu olmadan yürütüldüğünü, konuyla ilgili lisansın alınmadığını içeren ve çalışmanın ne şekilde uygun hâle getirilebileceği konusunda tavsiyelerde bulunan bir rapor hazırlamıştır. Başvurucular bu çalışmalar sırasında yol kenarındaki kayaların nehre kaydığını, ayrıca molozların nehir yatağına yığılmasının nehrin akışına etki ettiğini ileri sürmüş ve yerel mahkemeden bunun kendi mülklerine zarar verdiğinin tespit edilmesini istemiştir. Ancak yol genişletme çalışmasının başvurucuların mülkiyetine zarar vermediği yönündeki bilirkişi raporuna dayanan yerel mahkeme bu talebi reddetmiştir. Başvurucular bunun üzerine, tazminat isteminden de vazgeçerek, avukatlarının da yol göstermesi üzerine, kendileri için olmasa da, Anayasal güvencelere sahip Vilcabamba nehri için bir dava açmaya karar vermişlerdir. Başvurucular, her mahkemede bunu ileri sürebilecek olsalar da Ekvador Anayasası’nın 88’inci maddesinin, anayasal hakların korunması için öngördüğü “koruyucu davanın” buna daha uygun olduğuna kanaat getirmişlerdir. Başvurucular az önce değindiğim maddelerin yanında, Anayasa’nın başlangıç kısmında yer alan “yurttaşların doğayla bir arada yaşayacaklarına” yönelik ifadelere, buen vivir hakkının doğa ile uyumu gerektirdiğine ilişkin hükmüne (md. 175/3) ve suyu doğanın kritik unsuru olarak tanıyan 318’inci maddesine atıf yaparak Vilcabamba nehrinin haklarının korunmasını talep etmişlerdir. İlk derece mahkemesi ise davayı teknik olarak ehliyet meselesine boğarak reddetmiştir. Karar temyiz edildiğinde ise Temyiz Mahkemesi doğanın haklarını tanımıştır. Bu öncü Mahkeme kararında dikkat çeken beş önemli tespit vardır.

Birincisi; Mahkeme, doğanın hakları ile diğer hakların çatışması durumunda doğanın haklarının üstün olduğuna ilişkin bir yönelim ortaya koymuştur. Mahkeme’ye göre, “söz konusu anayasal hükümlerin işlevsellik ve etkililik kazanması, çevresel zararların giderilmesiyle mümkündür. Bu giderim, doğanın yok sayılamaz, temel ve öncelikli önemine odaklanarak gerçekleşebilir.” Ayrıca Mahkeme’ye göre “sağlıklı bir çevre hakkı, diğer herhangi bir haktan daha önemlidir.”

İkincisi; Mahkeme, Türkiye’de de karşılaştığımız “adamlar yiyor ama çalışıyor”, veya “çevrecilere kalsa hiçbir şey yapılmaz” basitliği ve manipülasyonuna karşı pozisyon almıştır. Mahkeme’ye göre “Bölgesel yönetimce ileri sürülen, halkın yeni yollara ihtiyaç duyduğu yönündeki argüman olaya uygun değildir. Çünkü halkın anayasal haklarına ilişkin bir uyuşmazlık bulunmadığı gibi bu haklar yok sayılmamaktadır. Mesele Vilcabamba-Quinara yolunun genişletilmesi değil, doğanın haklarının korunmasıdır.”

Üçüncüsü; kararda ihtiyatlılık ilkesi kullanılarak doğanın sadece kesin tahribatlara karşı değil, tahribat olasılığına karşı da korunduğu tespit edilmiş ve yargıçlara kritik bir ödev yüklenmiştir. Mahkeme’ye göre “kirlilik veya çevresel zarar yaratmayacağı taahhüt edilen bir proje, eğer belli bir tehlike ihtimalini bünyesinde taşıyorsa, bu tehlikenin objektif olarak ortaya konması zaman alabilir. Anayasal yargıçlar, ihtiyatlılık ilkesine dayanarak, kirliliği önlemek adına yapılması gerekenleri ortaya koymalı, bu bakımdan yakın bir koruma göstermeli ve doğanın haklarının hukuki vasisi olmalıdırlar.”

Dördüncüsü; ispat kuralları bakımından davacı bireyler ile bilgiye ve kamu gücüne sahip davalı arasındaki dengesizlik dikkate alınmış ve ispat yükü doğa lehine çevrilmiştir. Mahkeme’ye göre “Davacı, zararın varlığını ispatlamak zorunda değildir. Bilakis bu zorunluluk, icrai yetkilere sahip idarede yani Loja bölgesel yönetimindedir. Davalı Loja bölgesel yönetimi yol genişletmenin çevreye zarar vermediğini ispatlama yükümlülüğü altındadır.”

Beşincisi; doğanın hakları gelecek kuşakların haklarından bağımsız olarak ele alınmamıştır. Mahkeme’ye göre “Doğanın öneminin tanınması, doğaya yönelik zararların, kuşaksal zarar olduğunun da tespit edilmesini gerektirmektedir. Bu bakımdan doğal tahribatlar, sadece şimdiki nesil için değil, gelecekteki kuşaklar üzerinde de etki göstermektedir.” Bu tespit, kararın icrası için yapılması gerekenlere dair teknikte de karşılık bulmuştur.

Şöyle ki Mahkeme, Doğa’nın haklarını tespit ettikten sonra;

  1. Bölgesel hükümetin 30 gün içinde, çevresel makamların tavsiyelerine uygun şekilde, çalışmadan çıkan moloz ve kaymadan etkilenen halkın ve nehrin iyileştirilmesi ve eski hale getirilmesi planı sunmasına,
  2. Akaryakıt tankları ve makinelerden toprağa karışan akışkanlara karşı güvenlik seti yapılması, mevcut kirlenmenin temizlenmesi, yol kenarındaki işaret sisteminin elverişli malzemelerle yapılması ve çalışmalardan çıkan moloz ve atıkların toplanması için bir alan hazırlanması gibi onarıcı edimlerde bulunulmasına,
  3. Şirketin, Çevre Bakanlığı’nın her bir tavsiyesine harfiyen uymasına,
  4. Bakanlık bölge müdürlüğü ile Ombudsmanlık mensuplarından oluşan bir heyet kurulup, bu heyetin yol yapım sürecinde kurallara uygunluk denetimi yapmasına karar vermiştir.

Bu karar, ülke öğesinin çevreci biçimde kavranması ve çevrenin bağımsız bir hak öznesi olarak tarih sahnesine çıkışı açısından son derece ilham verici.

 

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (4)

Devletin ‘çevresel’ milleti

Doç Dr. Tolga Şirin

BirGün Gazetesi, 18 Kasım 2021

https://www.birgun.net/haber/devletin-cevresel-milleti-366172

İnsan bir hayvan. Her hayvan gibi o da doğadan bağımsız bir varlık değil. Doğanın bir uzantısı ve ondan öğreneceği çok şey var. Öğrenileceklerin belki de en önemlisi birlik içinde çeşitlilik. Romalıların “a pluribus unum” dediği, modern anayasalcılığa Amerikan Devrimi yıllarında sokulan, hatta ABD’nin meşhur kartallı armasına da kazılan bu slogan, farklı sosyal mücadelelere de esin kaynağı olmuştur. Örneğin 20’nci yüzyılın sonlarında başlayıp 21’inci yüzyılın başlarında G-8 zirvesine karşı sokaklara dökülen alternatif küreselleşmeci “farklı” siyasal kesimlerin “antikapitalizm” başlığı altında “bir”leşmesi bu sloganla da ifade edilmişti. (BirGün gazetesinin eski okurlarının gayet iyi bildiği gibi BSP, GBK Parti Girişimi ve ÖDP’nin kuruluş süreçlerinde de böylesi bir “birlikte çeşitlilik” vurgusu dile getirilirdi.)

Bu mottonun ekolojiye ve insan-doğa ilişkisine de değen bir yönü var. Bu yönü en iyi anlatan anayasal kaynaklardan biri, sanıyorum ki Bolivya Anayasası’nın dibacesi…

Dibace veya daha yeni dille başlangıç, şu cümleleri içerir:

“Evvel zaman içinde, dağlar yükseldi, ırmaklar yatağını buldu, göller oluştu. Amazon bölgemiz, Chaco’muz, platomuz, yaylalarımız, ovalarımız yeşilliklerle ve çiçeklerle kaplandı. Bu kutsal Toprak Ana’yı çeşitli yüzlerle donattık ve o günden bu yana, her şeyin çoğulluğunu ve varlık ve kültürler olarak çeşitliliğimizi taşıyoruz. Halklarımız böylece mutluluk içindeydi ve uğursuz sömürgecilik günlerine dek ırkçılığı asla bilmedik.”

 

Tabiat anaya yapılan bu vurgunun bir “Çoğul Milletli Bolivya”da özel bir anlamı var. Anayasa, Bolivya’daki etnik çeşitliliği kucaklıyor ama bunu yaparken de referansı tabiat oluyor. Tabiatta çoğulluk esastır. Homojen tekdüze bir karakter yoktur. Farklılıklar kendi içinde bir denge barındırır. Doğa bir bütün olarak bu çeşitliliğin dengesiyle varlık gösterir. Toplumunu doğanın bir uzantısı olarak kurgulayan ve devleti, böylesi bir toplumun çoğulluklarını yansıtan ama tekil bir örgüt olarak tasvir eden bir anayasa, doğal olarak bu çeşitliliğe dair de hükümler içeriyor. Örneğin Anayasa’da resmî dil İspanyolca olarak belirlenmiş olsa da 36 farklı yerel dil de Anayasa tarafından bir zenginlik olarak tanınmıştır. Yani dışlayıcı olmayan ve zoraki bir özümleme amacı taşımayan anayasal düzen, birlik içinde çeşitliği tanırken bunu doğaya atıfla temellendirmektedir. Yani Bolivya halkı, doğanın bir uzantısı olduğu içindir ki çeşitlilikle bezelidir. Bunda da bir sorun yoktur. Doğayla kavga edilmez, harmoni yakalanır.

Bu, sözcüğün gerçek anlamıyla çevreci bir perspektifin ulusal soruna nasıl baktığıyla ilgili çok önemli bir örnektir. Türkiye’nin bundan öğrenecekleri olsa gerekir. Çevreci bir yurttaşlık tanımı, belki de Türkiye’nin kadim sorunlarını çözmek için ihmal edilen bir anahtardır. Devletin insan öğesinin çevreci bir renge bürünmesi, çevresel insan haklarıyla mümkün. Türkiye, bu konuda tamamen umursamaz değil. Anayasa’nın 56’ncı maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” diyerek bu çevresel hakkı ve bu hakka dayanarak devletin ödevini tanımış bulunuyor. Fakat bu hakkın ayrıntılandırılması ve alt ögelerinin açıkça tanınması gerekiyor.

SÖZLEŞEMEYE TARAF OLMASI GEREKİYOR

Örneğin çevresel hakların hayata geçirilmesinin siyasal katılıma ve çevresel bilgiye bakan yönü acil bir gereklilik. Bu gereklilik, Türkiye bu konudaki en ileri metinlerden biri olan Aarhus Sözleşmesi’ne hâlâ taraf olmaması gerçeğiyle birleştiğinde daha da önem taşıyor. Bu nedenle hem Sözleşme’ye taraf olmak hem de buna koşut güvenceleri tanımak gerekiyor.

AARHUS SÖZLEŞMESİ’Nİ İÇ HUKUKA AKTARMAK

Örneğin “çevresel bilgi”ye erişimin anayasal düzeyde tanımlanması bir zarurettir. Her yurttaşa, hava, toprak ve suya ilişkin talep ettiği tüm bilgiler derhâl sunulmalı dahası genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ile çevre projelerindeki alım-satım, maliyet analizleri vs. konularında şeffaflıkla bilgiye erişme olanağı sunulmalıdır. Bu yapılırken bilgi, teknik ve bürokratik prosedürlerden çıkartıp basit ve ulaşılabilir (örn. elektronik ortamda veri sunma vs.) hâle getirilmeli.

İkincisi; siyasal katılım olanaklarını çevreci biçimde geliştirici hükümlere yer verilmeli. Yani devlet, bir çevre projesine giriştiğinde, bu projeyle ilişkili halkı hem projenin erken aşamasında hem de ilerleyen her bir aşamada, konuya dair (ilan, ücretsiz bilgi sunumu vb. yollarla) haberdar etmekle, sürece ilişkin sorulara tatmin edici yanıtlar sunmakla ve “ilgili halkın” konuyla ilgili yaklaşımına uygun hareket etmekle yükümlü kılınmalıdır. Bunun tamamlayıcısı olan yükümlülük, ciddi çevresel etkiler doğurabilecek bir düzenleme (yasa, yönetmelik vs.) hazırlanmasında da geçerli olmalıdır. Yani çevre devleti, düzenleme taslaklarını halka sunmak, ilgili halkın görüşlerini doğrudan veya temsilcileri aracılığıyla sunmasını sağlamak ve icabında talepleri düzenlemeye yansıtmak yükümlü kılınmalı.

Bu türden yükümlülükler, önemli çevresel düzenlemelerin, içeriği belirsiz torba yasalarla tek gecede yürürlüğe girdiği Türkiye açısından oldukça önem taşıyor.

Üçüncüsü; çevrenin korunması, çevre üzerinde belli hakları olanların tasarrufuna bırakılamayacak denli önemli bir konu. Bu nedenle her yurttaşın çevresel müdahalenin baş gösterdiği yerde, konuyla ilgili bir menfaati olsun olmasın, yargısal yollara başvurma hakkı tanınmalı. Bu ekolojik insan haklarının olmazsa olmazıdır.

Paris İklim Değişikliği Sözleşmesi’ne konjonktürel nedenlerle katılma iradesi gösteren hükûmete bu metne taraf olmakta neden direndiğini, eğer uluslararası hukukla ilgili kaygıları varsa Sözleşme’nin gereklerini iç hukukta neden yapmadığını sormak zorundayız.

 

Cumhuriyet’e Yeni Bir Nitelik Önerisi: Çevre Devleti (5)

Devletin ‘çevresel’ egemenliği

Doç Dr. Tolga Şirin

BirGün Gazetesi, 20 Kasım 2021

https://www.birgun.net/haber/devletin-cevresel-egemenligi-366454

DOÇ. DR. TOLGA ŞİRİN

Bir devleti, devlet kılan şey, belli bir ülke ve belli bir insan topluluğunun üstünde kurumlaşmış bir iktidardır. Bu iktidar “egemenlik” ile anlamını bulur. Egemenlik, dışa karşı “bağımsızlık”, içeride ise kural koyma, uygulama ve denetleme tekelini ifade eder. Bu tekelin meşruluk temeli, modern zamanlarda “ulusal egemenlik”tir. Ulusal egemenliğin iktidar örgütlenmesi yatay erkler ayrılığı biçiminde olabileceği gibi, toprak üzerindeki örgütlenmesindeki tekilliğe (üniter) veya çoğulluğa (federalizm) bağlı olarak düşey de gerçekleşebilir.

Tüm bunlar klasik egemenlik teorisinin ögeleridir. İşte, çevreci bir devlet bu ögelerin hepsinin birden yeşil renge bürünmesini gerektirir.

Öncelikle bağımsızlık, ulusal sınırlar bağlamında hâlâ geçerliliğini korur. Fakat çevre bildiğimiz klasik sınırları tanımayacak denli evrensel bir olgudur. Örneğin bir kuş, ulusal sınır tanımaz. Nükleer serpinti ulus-devlet sınırlarından vize alarak çıkmaz. Ozon tabakası küresel olarak delinir, iklim değişikliği tüm ülkeleri etkiler. Hâl böyleyken bir çevre devleti, egemenliğin dışsal ögesine yani tam bağımsızlığa çevreci bir “dayanışma” katılmasını gerekli kılar. Enternasyonal dayanışmayı anayasa hükmü kılan bazı Latin Amerika anayasalarının da örneklediği üzere bu ontolojik bir yükümlülük olmalıdır. Bu çerçevede Türkiye’nin, çevrenin korunmasına dönük tüm uluslararası sözleşmelere katılacağına ilişkin anayasal oydaşmanın açıkça deklare edilmesinde yarar vardır.

ÇEVRECİ BİR YASAMA YÜRÜTME VE YARGI

İçeride çevreci bir yasama, yürütme ve yargı da mümkündür. Çevreci bir yasama, ikinci meclislere çevre örgütleri ve uzmanlarının siyasal katılımını garanti altına alacak bazı “kota”ların konulmasıyla mümkün olabilir. Dahası, çevresel konularda çıkacak kanunların “organik” kanun kılınarak, olağan kanunlardan farklı ve daha yüksek bir nisapla kabul edilmesinin zorunlu kılınması, keza çevre alanında uzmanlaşmış bir organın (Danıştay) benzeri bir işlevle her türlü çevre mevzuatı değişikliğinde görüş sunmasının zorunlu kılınması, Bhutan Anayasası’nda olduğu gibi ülkedeki orman, hatta daha ileri giderek diğer çevresel ögelerin niceliksel düzeyini açıkça ortaya koyarak, bunu geriletecek yasama yasakları çevreci bir yasama için işlevsel olabilir. Buna çevre ve çevresel bilgi hakkının gerektirdiği mevzuatın anayasal olarak ayrıntılı kılınması da eşlik etmelidir.

Yargı konusunda çevrenin Ekvador’da ve diğer bazı Latin Amerika örneklerinde gördüğümüz üzere ayrı bir yargısal örgütlenme konusu olması hatta bizzat bağımsız bir yargı kolu olarak örgütlenmesi, olası ve gereklidir. Bu çevresel yargı yerlerinde çevre adına karar veren veya görüş bildiren birimlerin bulunması da olmazsa olmazlardandır. Keza, uluslararası sözleşmeler veya diğer başka normların -Türkiye’de olduğu gibi- çevresel konularda yargı denetiminden kaçırma aracı olmasına karşı mutlak yargı denetimi esasının benimsenmesi gerekir.

Yürütme konusu ise çok daha yaşamsaldır. Zira çevreye en çok yürütme erki zarar verir. Bu bağlamda klasik liberal erkler ayrılığı kuramının ötesine geçilerek, dördüncü, beşinci hatta altıncı erklere kapı aralanması gerekir. Hâlihazırda literatürde “dördüncü erkler teorisi” olarak ifade edilen ve yürütme bünyesindeki kimi idari otoritelere bağımsızlık tanıyan pratikler, çevresel yönden gelişmeye fazlasıyla açıktır. Türkiye’de Kamu Başdenetçisi, Türkiye İnsan Hakları Kurumu gibi bağımsız idari otorite olabilecek ve “dördüncü erk” potansiyeli taşıyabilecek kurumlar, siyasal iktidardan bağımsızlaşabilmiş değildir. Etkinlik alanında kural koyma, uygulama ve denetleme yetkilerine sahip bu türden kurumlar tamamen Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Bu kurumların bağımsızlaşması çevrenin lehinedir. Dahası “çevre ombudsmanı”, “çevre komisyonu”, “çevresel haklar kurumu” gibi bağımsız idari otoritelerin ortaya çıkması yaşamsal önemdedir.

Yürütmenin toprak üzerindeki örgütlenmesine gelince, bu tartışma Türkiye’deki bölünme/bölünmeme ikileminin ötesinde çevresel olarak da ele alınmalıdır. Bu ele alınırken, doğanın ademimerkeziyetçi olduğu gerçeği kesinlikle göz ardı edilemez. Tabiat anamız, aşırı merkeziyetçilikle uyumsuzdur. Doğanın niteliği, ona koşut bir örgütlenmeyi “yerelci” olmaya zorlar. Her önemli kurumun ve yatırımın Ankara ve İstanbul’da yoğunlaşması örneğinde görüldüğü üzere bu belli merkezlerde yoğunlaşma politikası, doğada geri dönülemez zararlara neden olmaktadır.

Toplumda hizmete erişime de engel yaratan bu aşırı merkeziyetçi üniterlik, siyasal katılımın ve çevresel bilgiye erişimin de önünde engel oluşturmaktadır.

Federal Almanya’da finans (Frankfurt), sanayi (Münih), anayasa mahkemesi (Karlsruhe), denizcilik (Hamburg) konularında merkezkaç uygulanmakta, başta eğitim, sağlık ve kültür sanat olmak üzere kimi sosyal konularda her yerelin kendi kendine yetmesi esas olmaktadır. Çok sayıda çalışma bu dağılımın çevreyle uyumlu bir örgütlenme getirdiğini göstermektedir. Çevreci devlet, bu gerçeğin mutlaka akılda tutulduğu devlettir.

Burada şu gerçeğin altını çizmek gerekir: Üniter bir devlet dahi aşırı merkezi olmak durumunda değildir. Üniter Macaristan’da anayasa mahkemesinin yargısal etkilerden uzak tutulmak için başkentin dışına taşınmış olması bunun iyi bir örneğidir. Türkiye’de de örneğin, merkez bankasının Niğde’ye, Anayasa Mahkemesinin Uşak’a, kültür sanat etkinliklerinin ağırlığının Mersin’e, kimi bağımsız idari otoritelerin Van’a taşınmaması için bir neden yoktur. Bu çevreyle uyumlu bir örgütlenmeyi getireceği gibi, birkaç büyük şehir dışındaki yerler memleket toprağı değilmişçesine hareket eden iktidar politikasına da bir denge, yurttaşlar arasında hizmetlere erişim ve anayasal bağlarını güçlendiren bir işlev görür.

Bu bakımdan çevreciliğin sadece bir yeşili sevme türü bir bahçıvanlık etkinliğinin ötesinde, yeri geldiğinde devlet örgütlenmesine kadar uzanan bir konumu imlediği akıldan hiç çıkarılmamalıdır.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir