NATO’nun hedefleri Karadeniz ve gaz üssü

Oğuz TÜRKYILMAZ

BirGün Gazetesi, 19.10.2022

https://www.birgun.net/haber/nato-nun-hedefleri-karadeniz-ve-gaz-ussu-406780

Bölgesel amaçlı bir organizasyon olarak kurulan ve açık adı da, (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Anlaşması Kuruluşu) olan NATO bünyesinde, yeni üyeler edinme ve örgütün etkinlik alanlarını, belirli bölgelerle sınırlamayıp, küresel ölçeğe taşıma planları uygulanmaya başlandı.

Amerikan Devletleri Birliği, Afrika Birliği, Güneydoğu Asya Milletleri Birliği vb. bölgesel örgütler, bölgesel kuruluşlardır ve bölge ölçeğinde faaliyetlerde bulunurlar. Buna karşın NATO, güvenlik gerekçesiyle etkinlik alanlarını genişletmeye, bütün dünya ölçeğine taşımaya yöneldi. Şimdi İngiltere Başbakanı olan Liz Truss’un dışişleri bakanı olduğu dönemde yaptığı bir değerlendirmeye göre; sorunun özü örgüte dünyanın değişik yörelerinden yeni ülkelerin katılması değil, NATO’nun küresel tehditlere karşı küresel ölçekte mücadele ve müdahale edebilecek küresel bir bakış açısına, yapılanmaya ve güce sahip olmasıydı. Yeni Strateji Belgesine egemen olan ve İspanya’daki zirvede de dillendirilen, bu anlayışa göre, BM ve bağlı uluslararası kuruluşlar sorunların çözümünde işlevsiz ve yetersiz kalmaktadır. Bu durumdan vazife çıkaran NATO, geçtiğimiz yıllarda da, Sırbistan (birçok katliama seyirci kaldıktan sonra), Libya ve Afganistan’da halkların üzerine bombalar yağdırmayı görev saymıştı.

Yeni NATO Strateji Belgesi, 2010’daki gibi, üç temel unsura toplu savunma, kriz yönetimi ve işbirliği temelli ortak güvenlik ve savunmaya dayanıyor. Yeni belge, otokratik güçlere ek olarak, uzayda, siber uzayda ve ticari deniz güzergahlarında, NATO’nun “kural temelli uluslararası düzenine karşı tehditlerin doğduğunu” öne sürüyor. Rusya Federasyonu (RF), en büyük doğrudan tehdit olarak tanımlanırken, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), ilk kez sistemik bir meydan okuyan bir süper güç olarak tanımlanıyor.

YENİ YAPILANMALAR

Almanya, ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada’nın oluşturduğu, Avrupa Birliği’nin de bünyesinde yer aldığı, emperyalist-kapitalist sistemin güçlü yapılanması G7 de artık bazı NATO kademelerinde temsil edilmektedir. NATO Genel Sekreteri de, G7 toplantılarına katılıyor. G7 ile NATO ilişkisinin kurumsallaşması, NATO’nun G7’nin asli bir bileşeni olması öneriliyor. Benzer bir şekilde, emperyalist-kapitalist sistemin diğer bir temel kurumu olan OECD ile NATO arasında ilişkilerin; daha da geliştirilmesi, OECD ve NATO bünyesinde karşılıklı olarak daimi İrtibat Ofisleri açılması öneriliyor. OECD ve NATO arasında tesis edilecek güçlü ve kurumsal bir ilişki vasıtası ile de, NATO’nun etki ve faaliyet alanını, üyesi olmayan değişik bölgelerdeki ülkelere de, yaygınlaştırma imkânı sağlaması hedefleniyor.

PARALEL YAPILAR KURMA NİYETLERİ

BM bağlantılı WHO (World Health Organization/Dünya Sağlık Örgütü), WTO (World Trade Organization/Dünya Ticaret Örgütü), IAEA (Intenational Atomic Energy Agency/Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) vb. kuruluşların bünyesinde; başta RF ve ÇHC olmak üzere bir çok NATO üyesi olmayan ülke de var. Bu kuruluşlara her istediklerini yaptıramayan kapitalist sistem, şimdi OECD bünyesinde sağlık, uluslararası ticaret ve nükleer enerji alanlarında, başta Pasifik olmak üzere tüm dünya ölçeğinde faal ve etkin olacak yeni yapılar oluşturmayı tartışıyor. Diğer tarafta, NATO bünyesindeki karar alma süreçlerinin hızlandırılması, üye devletlerden birinin, öznel nedenlerle karar alma mekanizmalarını kilitlemesi ve tıkamasının önlenmesi de gündemde.

NATO’yu güçlendirme ve genişletme girişimlerini savunan, tüm dünyada pazar/piyasa güç ve ilişkilerinin başat olması ve ekonomik ve siyasal hakimiyetlerini pekiştirmek için askeri güç kullanmaktan çekinmeyen kapitalist sermaye grupları, kendi kurdukları ve denetledikleri kurumlar ve yapılanmalar haricindeki tüm girişim ve oluşumlara karşı, yıpratma yok etme mücadelesine hazırlar. Özgürlük anlayışları, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm çalışanların ve yoksul Güney’in yoğun bir şekilde sömürüsüne dayanan kapitalist özel girişim özgürlüğüdür.

KARADENİZE YÖNELİK ABD VE NATO POLİTİKALARI

Bünyesinde yabancı paralı askerler ve özel görev kuvvetleri barındıran, ABD/NATO güçlerinin eğittiği, silahlandırdığı, desteklediği ve komuta ettiği Ukrayna ordusunun Rusya ordusu ile savaşında cephelerde yaşanan gelişmeler, emperyalist-kapitalist sistemin propaganda borazanları eliyle çarpıtılarak , dünyaya duyuruluyor. Rusya devlet kurumları mahreçli haberlerin de, gerçeklerle çok kez bağdaşmadığı açık. Bu toz duman içinde savaşan tarafların kurmay merkezlerinin gündeminde olan yeni bir bölge var: Karadeniz.

Karadeniz, Rusya Federasyonu’nun (RF) İstanbul ve Çanakkale boğazları, Ege ve Akdeniz üzerinden sıcak denizlere ulaştığı, dış ticaretinin önemli bir bölümünü gerçekleştirdiği, savaş gemileri ile nüfuz ve etkinlik alanlarına ulaşım güzergahının başlangıç noktası, dünyaya açılan önemli bir kapısı. Sosyalist sistem çökmeden önce ise kıyılarında, kardeş sosyalist ülkeler Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan’ın bulunduğu, NATO üyesi olan tek kıyıdaş ülkenin ise ülkemiz olduğu bir arka bahçeydi.

ABD/NATO, RF‘yi kuşatma politikasında geçtiğimiz aylarda İsveç ve Finlandiya’nın üyelik sürecini başlatarak İskandinavya hattını güçlendirdi. Geçtiğimiz yıllarda da, Baltık bölgesinde Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya’nın üye olması ile, küçük Beyaz Rusya hariç; Baltık Denizi ile RF arasına bir NATO üyesi ülkeler duvarı kurulmuştu. Polonya’dan güneye de yönelindi ve Slovokya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan’dan sonra, bir koldan da Adriyatik’e ulaşıldı. Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Kuzey Makedonya, Arnavutluk katılımıyla, Adriyatik’in doğu yakası kuşatıldı ve Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya üzerinden, Karadeniz’in batısında bir NATO hattı kuruldu. Karadeniz’in güneyinde ise eskiden beri NATO üyesi olan ülkemiz bulunmakta.

NATO’nun, RF-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’daki askeri varlığını güçlendirme kararı kapsamında yöneldiği ülkelerden birinin Romanya olması, kuşkusuz stratejik bir seçim. Amaç, ABD/NATO güçlerin tarafından koçbaşı olarak kullanılan Ukrayna eliyle sürdürülen ve uzun sürecek bu yıpratma yok etme savaşında, hedeflenen ilerlemeler ile batıdan, RF’nin savaş yorgunluğundan yararlanarak Gürcistan ve güney komşusu Azerbaycan’ı da NATO’ya üye yapıp doğudan, güneyde de Türkiye ile RF’yi Karadeniz’de bir cendereye sokmak.

BU DENKLEMDE TÜRKİYE NEREDE?

Savaşın başlangıcından bu güne, iktidar çeşitli siyasi, askeri, ekonomik, ticari kaygılarla; bir tarafta Ukrayna’ya siyasi destek vermeyi ve askeri boyutunun yanı sıra, ticari boyutu da olan İHA satışını sürdürdü. Diğer tarafta, RF karşıtı ticari ambargo kararlarından uzak durulduğu gibi, RF kalkışlı uçuşlara izin verilerek, RF’nin soluk alması sağlandı. Türkiye lojistik altyapısı ile RF’nin dış dünyaya açılan önemli bir ticari giriş kapısı oldu.

RF, Türkiye’nin önemli bir ekonomik, ticari, askeri ve siyasi işbirliği ortağı. Savaş öncesinde de, ülkemizin başta doğal gaz olmak üzere petrol ve taş kömürü temin kaynaklarında ön sıralarda yer alan RF, AB Ambargosu nedeni ile oluşan arz fazlasını ÇHC, Hindistan, Uzak Doğu ülkelerine ve ülkemize ihraç etti. İktidar ülkedeki satış fiyatlarına yansıtmasa da, Türkiye’nin RF’den dünya piyasa fiyatlarının altında fiyatlarla yüklü miktarda petrol ithal ettiği haberleri basında yer aldı. RF, bu üç enerji kaynağının ithal yoluyla temininde birinci sıraya yerleşti.

ASİMETRİK İLİŞKİLER

Türkiye, RF’ndan doğal gaz ithalatına, 80’li yılların ortalarında başladı. 2000’lere doğru Karadeniz’in zeminine döşenen borularla, Mavi Akım Boru Hattıyla da, Samsun’a Rus doğal gazı ulaştı. Ukrayna başta olmak üzere, kara boru hattının geçtiği Moldavya, Romanya, Bulgaristan devre dışı bırakıldı ve denizin altında döşenen borularla gazı taşıyan Türk Akımı Boru Hattı döşendi. Kısa olması için Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinden geçirilen ve çeşitli mali ve vergi teşvikleri verilen bu hattan ithal edilen gazın fiyatında, indirim yapılmadığı gibi; tersine fiyatlar uluslararası piyasa fiyatlarıyla ilişkilendirildi ve arttı.

Öte yanda, üreteceği elektrik enerjisine ihtiyaç olmadığı halde, Mersin Akkuyu’da bir RF şirketi tarafından kurulacak ve işletilecek, mülkiyeti RF şirketine ait, üreteceği elektriğe kar ve alım garantisi verilen 4 800 MW kapasiteli bir nükleer santral ve limanı kurma imtiyazı (üstelik bir ticari anlaşmaya milletlerarası anlaşma hüviyeti kazandırılarak) altın tepsi içinde RF’na sunuldu.

Döviz rezervlerinin yetersizliği, kaynak sıkıntısı haberleri basında çokça yer alıyor ve herkes tarafından konuşuluyor. Çizilmeye çalışılan parlak tablolara karşın, ekonomik sıkıntıların gizlenemediği bir süreçte, iktidarın RF yönetiminden ödemelerinin ertelenmesi, doğal gaz alım bedellerin dolar yerine ruble ile ödenmesi ve gaz fiyatlarında ciddi indirimler yapılmasını istediği söylenir oldu. Bu gelişmelerden sonra, RF Devlet Başkanı Putin’in adeta bir emrivaki gibi yaptığı, ETKB Fatih Dönmez’in ise haberdar olmadığını söylediği “Türkiye’yi gaz merkezi yapma önerisi” gündeme oturdu. Öneri yeni değildi, Türk Akımı Projesi yapım sürecinde de ifade edilmişti. Herkesin aklına gelen, Avrupa Kuzey Akım ve diğer mevcut boru hatlarından gelen Rus gazını alımını sınırlamaya çalışırken; Türkiye üzerinden gelecek Rus gazın niye alsın sorusuydu. Bu saptama doğru. Ancak Putin’in önerisini başka türlü okunabilir miydi? Sorularımızı veya akla gelen olasılıkları sıralayalım. Görünürde mevcut 31,5 milyar m3/yıl kapasiteli Türk Akımı boru hattının yanına iki paralel hat daha inşa ederek arzın 63 milyar metreküpe çıkarılması önerilmekteydi. Bu öneri uygun bulunmaz ise hangi başka senaryolar vardı? Avrupa ülkelerinin satın almaktan vazgeçmesi nedeniyle atıl kalan gaz arzının bir bölümü, mevcut Mavi Akım boru hattının yanına döşenecek borularla Samsun’a getirilir, BOTAŞ’ın mevcut ve genişletilecek boru hatlarıyla veya RF’nin daha çok tercih edeceği ve yeni yapılacak imtiyazlı bir boru hattı ile Ceyhan’a indirilir, Ceyhan’da kurulacak bir LNG terminalinde sıvılaştırılır ve başta Uzak Doğu olmak üzere dünya pazarlarına sunulabilir mi?

Bütün bu işler, iktidarın uygulaya geldiği ticari anlaşmaları milletlerarası anlaşmalara dönüştürme yöntemiyle, Rosneft’e veya başka bir Rus şirketine verilir ve RF’ye Akdeniz’de kurdukları nükleer üsse ek olarak bir de doğal gaz üssü hediye edilir mi? Evet, ülke çıkarı, toplum çıkarı, kamu çıkarı vb. kavramlara uzak siyasi kadrolar, “Türkiye’yi enerji terminali yapıyoruz “safsatasıyla”, ülkenin egemenliğini yok eden, yeni bağımlılıklar doğuracak adımlar atabilir. Bugüne değin yaptıkları bunu gösteriyor. Zaten Sinop NGS için de, RF ile görüşmelerin başlandığını Enerji Bakanı açıklamıştı bile. Operasyonu nedeni ile teknik, ekonomik sorunları olan, risk ve atık sorunları çözülmemiş, teknoloji ve hammadde yönünden RF’na bağımlı, son Ukrayna- RF savaşında görüldüğü gibi kolayca askeri hedef olabilen nükleer santrallardan uzak durulması gerekirken, Sinop’ta yeni bir nükleer santral kurmaya kalkışmak kabul edilemez. RF, Karadeniz’de ABD/NATO baskısını hafifletmek için, Türkiye ile kurduğu asimetrik ilişkilerden yararlanırken; başka adımlar da atacaktır kuşkusuz. Uzun sürecek savaşın yeni bir aşamasında; RF açacağı yeni bir cephe ile Ukrayna’nın Karadeniz’de kıyısı olan bölgelerini işgal ve ilhak etmeye yönelebilir. Bu süreçte, değişik yöntemlerle Gürcistan ve Azerbeycan’ı da, NATO’dan uzak tutabilir. Uçan kuştan medet uman, günü kurtarmak ve taze para girişini sağlamak için, sorumsuzca yabancı kuruluş ve devletlere değişik imtiyazlar sağlayan siyasi kadroların zaafları, RF tarafından da biliniyor ve değerlendiriliyordur. Mevcut ve yeni ticari ilişkilerle, bugüne değin taleplerini fazlasıyla karşılayan iktidara ciddi maddi destek verebilir. Karşılığında ise, Türkiye’yi NATO içinde RF ile ilgili kararları yumuşatmak, geciktirmek, işlevsiz hale getirmek için çaba harcamaya zorlayabilir.

ABD’NİN YUNANİSTAN ATAĞI

Türkiye’nin, RF’yi yıpratıcı, kuşatıcı politika ve uygulamalara yeterli desteği vermeme pozisyonunu saptayan ABD; NATO’nun bölgede RF karşıtı harekat hattını güçlendirmek için, Yunanistan’a yöneldi. Girit’te mevcut ABD/NATO üssü takviye edildi. Yunanistan’da Volos, Lithoros ve Dedeağaç’da bulunan üsler ABD’nin kullanımına açıldı, yeni silahlar ve birliklerle teçhiz edildi. Adalara yapılan askeri tahkimatlar da, RF ticari ve savaş gemilerinin Ege’de seyrinin izlenmesi ve gerektiğinde önlenmesine yönelik bir planın parçası.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Siyasi iktidarın, ticari beklentilerle RF ile kurduğu, plansız, ülke yararına olmayan asimetrik ilişkilerin, ABD, NATO ve AB ölçeğinde eleştiriliyor olmasından hareketle, iktidara, Batı karşıtı, anti-emperyalist vb. vasıflar yakıştırmak aymazlıktır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı olduğunu iddia eden, Müslüman Kardeşler (İhvan) vb. şeriatçı kuruluşlara açık destek veren, Suriye’nin kan ve ateşle boğulmasını körükleyerek on binlerce insanın yaşamımı yitirmesinde ve milyonlarca kişinin yerini yurdunu terk edip, ülkelerinden göç etmesinde sorumluluk payı olan, “Libya’da NATO’nun ne işi var” diye bağırıp çağırdıktan iki gün sonra, Libya’yı bombalayanlara katılan siyasi anlayış ve kadrolara inanmak, “Şanghay Beşlisi’ne katılabiliriz” beyanlarını ciddiye almak mümkün müdür?

NATO’nun kurulduğu günden bugüne, ülkemizde sol kesimler ABD/NATO egemenliğine karşı mücadele ederken, bugün RF ile flört eden sağ kadrolar, 6.Filoya şükranlarını sunmaktaydı.

NATO’dan ve emperyalist-kapitalist sistemin diğer kuruluşlardan ayrılmak ancak devrimci, sosyalist kadro ve yönetimlerin harcıdır. Kaldı ki, sistemin bir güç odağından kopup, başka bir güç odağına kapılanmak da; marifet değildir. Devrimciler, sosyalistler, 70’lerde var olan “Bağımsız, Bağlantısız Ülkeler” hareketini de anımsayarak, yoksul Güney’de ilerici yönetimlerin iş başında olduğu ülkelerin, ezilen halkların, savaşsız, sömürüsüz bir dünya için bir araya gelmesi doğrultusunda çaba harcamalıdır.