İşçi hareketinin 60 yılı (1961- 2021)_ Atilla ÖZSEVER_ BirGün Gazetesi, 14 Haziran 2021, Pazartesi

İşçi hareketinin 60 yılı (1961- 2021)

Atilla ÖZSEVER

BirGün Gazetesi, 14 Haziran 2021, Pazartesi

https://www.birgun.net/haber/mucadeleci-bir-baslangic-348283

HAZIRLAYAN: Atilla ÖZSEVER

Başlarken…

Bu yazı dizisinde işçi hareketinin 60 yıllık tarihini özellikle eylem ve etkinlikler açısından ele almaya çalıştık. Başka bir deyişle Türkiye’de işçi sınıfının ne zaman ve hangi koşullarda aktif bir mücadeleye giriştiği ya da halk deyimi ile “ayağa kalktığı” meselesine önem verdik.


1961 Anayasası ile birlikte oluşan görece demokratik ortamda sendikal hakların ve mücadelenin geliştiği gözlemlenmektedir. Bu süreçte belli başlı köşe taşları olan 1961 Saraçhane mitingi, 15-16 Haziran 1970 olayları, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri karşısında işçi sınıfının durumu, 1989 Bahar eylemleri, 1991 Zonguldak Madenci Yürüyüşü, 1999 Mezarda Emeklilik Yasası ve Emek Platformu’nun tavrı, 2010 Tekel direnişi gibi olayları ele aldık.


Yine bu 60 yıllık süreçte işçi sınıfının değişen yapısını da inceleyerek sendikal mücadelenin eksiklik ve hatalarını, sendika-siyaset ilişkisini, Türkiye’nin sosyal ve siyasal yaşamını etkilemesi açısından bir işçi sınıfı partisinin nasıl oluşması gerektiği gibi konular üzerinde de durduk.


İslamcı faşizan bir süreci yaşadığımız bu AKP’li dönemde işçi sınıfı örgütleri ve onun siyasal öncü kadrolarının ne yapması gerektiğini tartışmak da, bu yazı dizisinin önemli bir amacını oluşturmaktadır…

Mücadeleci bir başlangıç

Atilla ÖZSEVER

BirGün Gazetesi, 14 Haziran 2021, Pazartesi

https://www.birgun.net/haber/mucadeleci-bir-baslangic-348283

1961 Anayasası, hem Türk sosyal politika tarihi, hem de işçi sınıfı hareketi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. İlk kez anayasaya sosyal hukuk devleti tanımı girdi, çalışma hakkı, sendikalaşma hakkı (memurlar dahil), grev ve toplu sözleşme hakkı, anayasal güvence altına alındı.

Yine 1961 Anayasası, sendikaların siyasetle uğraşmasına olanak tanıdı. Hem tek parti döneminde, hem de 1947’de çıkarılan ilk sendikalar kanunu ile sendikaların siyasetle uğraşması yasaktı. 1960’lı yıllarda Türk-İş üzerindeki ABD etkisi artmış, birçok sendikacı Amerika’ya eğitim için gönderilmişti. 1952’de kurulan Türk-İş’in 1960’lı yıllardaki politikası, Amerikan sendikacılığından etkilenerek “partiler üstü sendikacılık” anlayışı yönündeydi. Bu sendikal anlayışta “ücret bilincine dayalı sendikacılık” esastı. Türk-İş içersinde daha mücadeleci bir anlayışa sahip 12 sendika yöneticisi ise, 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurdu. Bu sendikacılar tarafından kurulan TİP’in önemli bir tarihsel işlevi vardır. 1960-1980 dönemi, işçi sınıfı hareketi ve sendikal mücadele açısından etkin bir dönem olarak kabul edilir.

Sendikacı–TİP İlişkisi

TİP’i kuran sendikacıların tümü İstanbul İşçi Sendikaları Birliği (İİSB) yöneticisi konumundaydı. 1960 sonrasının ilk büyük işçi eylemi olan Saraçhane mitinginde bu sendikacılar etkisi büyüktü. TİP’li olan bu sendikacılar, 1967 yılında da Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) adı altında sınıf mücadelesini esas alan bir örgütün kuruluşuna öncülük ettiler.

TİP, kuruluşundan hemen sonra kapılarını sosyalist aydınlara açtı. Bu bağlamda da sosyalist bir aydın olan Mehmet Ali Aybar genel başkanlığa getirildi.

1960 sonrası nispi bir özgürleşme ortamının olması ve anayasal açıdan sendikal haklara olanak tanınmasıyla birlikte işçi sınıfının da fiili müdahalesiyle bu hakların hayata geçirilmesi, tarihsel anlamda dikkati çeken bir olgudur.

TİP, 1965 seçimlerinde önemli bir başarı göstererek 15 milletvekili ile parlamentoya girdi ve etkin bir muhalefete başladı.

Saraçhane Mitingi

1961 Anayasası’nda çalışanlara toplu sözleşme ve grev hakkının tanınacağı ve bu haklarla ilgili yasal düzenleme yapılması öngörülüyordu. Ancak yasal düzenleme yapılması gecikince işçiler arasında huzursuzluk başladı. Çeşitli tepkiler ortaya kondu.

İstanbul İşçi Sendikaları Birliği, 31 Aralık 1961 günü Saraçhane’de bir miting düzenledi. 100 bini aşkın işçinin katıldığı mitingde, grev ve toplu sözleşme yasalarının bir an önce çıkarılması istendi.

İşçi sınıfı, Saraçhane mitingiyle sendikal yasaların geciktirilmeden ve Anayasaya uygun bir biçimde çıkarılması için gücünü ve etkinliğini ortaya koydu.

Bir yandan işçi sınıfının mücadele birikimi ve nicel olarak büyümesi, öte yandan 27 Mayıs yönetimi ile kurulan ittifaklar ve dönemin iktisat politikaları sendikal hakların kazanılmasında rol oynadı.

İşçilerin 1940’lı, 1950’li yıllarda işverenlere karşı bir çıkar birliği içinde olmalarını hissetmelerinden doğan birikim, 1960’ların sendikal kazanımlarına, işçi sınıfının ayağa kalkmasına ve siyasallaşmasına, toplumsal etkisinin artmasına ciddi bir zemin hazırladı, denebilir.

Mitingin işçi sınıfının birliği ve gücünü göstermesi, işçilerin sendikalarına olan bağlılığı, grev hakkının geciktirilmeden yasalaşmasında etkili oldu. Yine Saraçhane mitinginde, sendikal kadroların ve işçilerin ilgili kanunların çıkarılmaması halinde yasağa rağmen grev yapmaya ant içmelerini ve bu yöndeki kararlılıklarını da vurgulamak gerekir.

1963 yılında henüz grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkmadığı bir dönemde, Maden-İş üyesi işçiler Kavel Kablo Fabrikası’nda greve çıktı. Ücretlerin düşürülmek istenmesi, yılbaşı ikramiyelerinin ödenmemesi, işverenin sendikaya yönelik baskıları ve dört temsilcinin işten çıkarılması, grevin başlıca nedenleri arasında yer aldı.

İşveren, yasa çıkmamasına rağmen toplu sözleşme imzalamak zorunda kaldı. Kavel grevi kamuoyunda geniş bir yankı bulunca TBMM de ilgili yasaları çıkarmak gereğini duydu. 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu 24 Temmuz 1963 tarihinde yürürlüğe girdi. Yasaya konulan ek bir madde ile de Kavel grevinde tutuklanan işçilerin serbest bırakılması sağlandı.

15-16 Haziran Olayları

1967’de DİSK’in kurulmasıyla birlikte işçi sınıfı mücadelesi daha etkin bir hale geldi. 15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşti.

Demirel Hükümeti, sendikal örgütlenmeyi kısıtlamak amacıyla yüzde 33’lük bir baraj getiriyordu. Sendikal örgütlenmeyi kısıtlayan 1317 sayılı yasaya karşı 150 bin işçi İstanbul ve Kocaeli’nde harekete geçti, fabrikalar işgal edildi. 15-16 Haziran direnişi, sendikal bilinçte niteliksel bir sıçramayı gösterir.

İşçiler, oy verdikleri partiye (AP’ye) karşı bir sınıf tavrını ortaya koydular. DİSK’in başlattığı eyleme Türk-İş ve bağımsız sendikalarla birlikte öğrenci gençliği, sol aydınlar da destek verdi, bir birliktelik sağlandı. Birleşik mücadele, sınıfın gücünü artırdı.

Özellikle işyerlerini temel alan bir sendikal örgütlenme ve işyeri temsilcilerinin mücadeledeki aktif tavrı, 15-16 Haziran direnişinde etkili ve başarılı oldu.

Olayların ertesinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK’li yöneticiler tutuklandı. Olaylarda 3 işçi, bir esnaf ve bir de polis öldü. 5 binden fazla işçi işten çıkarıldı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve CHP, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Eylem yasal olmamasına rağmen toplumda sağladığı meşruiyet sonucu, 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi’nce iptalini sağladı. İşçi sınıfı bu eylemi ile aleyhine düzenlenen yasaları geri çektirme gücünü gösterdi.

DİSK, 1967- 1970 yılları arasında Türkiye işçi sınıfının diğer toplumsal güçleriyle büyük ölçüde birleşebilmiştir. Anti-emperyalist mücadelenin yükseldiği bu dönemin devrimci gençliğin okul işgalleri ve direnişleri, köylülerin toprak işgalleri, işçi sınıfının grev ve fabrika işgalleriyle toplumsal muhalefet açısından en etkili bir dönem olduğu söylenebilir.

Ancak DİSK, 1970’lerin ikinci yarısı sonrasında yükselen sınıf hareketinin bir ölçüde gerisine düştü, CHP’ye destek veren bir konuma geldi. TİP’in 1968 sonrası reformist tavrı ve 1971’de de kapatılmasıyla birlikte işçi sınıfı hareketine yön verebilecek bir siyasi partinin olmayışı ve sınıf sendikacılığı çizgisinin izlenmemesi de, önemli bir eksiklik olarak saptanabilir.

12 Mart Muhtırası

Sermaye sınıfı, 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren gelişen bu sınıfsal mücadeleden iyice ürkmüştü. Ordunun 27 Mayıs’tan gelen tavrında da değişiklik oldu, işçi hareketine olan sempati sona erdi. Zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, “Sosyal bilinçlenme, ekonomik gelişmeyi aştı” tespitinde bulundu. Ardından da 12 Mart 1971 muhtırası geldi.

12 Mart muhtırasıyla Türkiye bir askeri darbe sürecine giriyordu. Memurlara sendika kurma hakkı yasaklandı. Kimi grevler ertelendi, sendikaların etkinliklerine sınır getirildi. TİP, Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatıldı.

Ekim 1973 seçimleriyle yeniden nispi bir demokratik ortama geçildi. CHP, siyasal İslamcı MSP ile birlikte hükümet oldu. Fakat bu koalisyon hükümeti, uzun süre ayakta kalamadı. 1975’ten itibaren Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri işbaşına geldi. AP, MSP ve MHP’nin koalisyonu ile kurulan bu hükümetler, anti demokratik uygulamaları hayta geçirmeye başladılar.

1976 yılında Başbakan Demirel’in MC Hükümeti, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Kanunu çıkarmaya çalıştı. Bu kanun, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını öngörüyordu. DİSK, Eylül 1976’da üç günlük bir direniş ilan ederek DGM yasasına karşı iş bırakma eylemi yaptı. Sonuçta DGM yasası, kanunlaşmadı.

Kontrgerilla ve CIA kaynaklı bir organizasyon sonucu 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda yüz binlerin toplandığı mitingde 34 kişi katledildi.

Ülkedeki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlar doruk noktasındaydı. Sınıf mücadelesi keskinleşiyordu. DİSK, 1979-1980 yıllarında MESS grevlerini uyguladı.

Ekonomik kriz, had safhadaydı. Demirel Hükümeti, 24 Ocak 1980 tarihinde neoliberal bir istikrar programı açıkladı.

Ülkedeki işçi hareketi etkiliydi, demokratik koşullarda 24 Ocak kararlarının uygulanması zorlaşıyordu. ABD, uluslararası sermaye ve yerli sermaye sınıfı ise, yeni bir rejimi dayatıyordu.

Bu dönemde sendikal yaşamda dikkati çeken iki gelişme daha oldu. MHP eğilimli Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) 1970’te, MSP eğilimli Hak İşçileri Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) da 1976 yılında kuruldu.

1980 Darbesi’nin yarattığı tahribat

Atilla Özsever

BirGün Gazetesi, 15 Haziran 2021, Salı

https://www.birgun.net/haber/1980-darbesi-nin-yarattigi-tahribat-348399

 HAZIRLAYAN: Atilla ÖZSEVER

1960-1980 döneminde uygulanan ithal ikameci model (dışarıdan ithal edilen malların yurt içinde üretilmesi) artık pek yürümüyordu, kar hadleri düşmüştü. Bu nedenle ücretlerin baskı altına alınarak ihracata dönük bir modele gereksinim doğuyordu. Hem 24 Ocak Kararları uygulanmalı, hem de 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler, kimi sendikal ve sosyal haklar da kısıtlanmalıydı.

Öte yandan parlamento işlemez haldeydi, Meclis’ten bir çözüm çıkmıyordu, uzun bir süredir cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Bu arada ülke içersindeki çatışma ve terör ortamı teşvik ediliyordu, günde 10-15 kişi silahlı çatışma sonucunda öldürülüyordu. Böyle bir ortamda 12 Eylül 1980 tarihinde bir askeri darbe gerçekleşti.

12 Eylül Askeri Darbesi’yle sermaye kesimi, işçi sınıfından intikamını aldı, sendikal örgütlenmeye yüzde 10’luk baraj getirildi. Hak grevi yasaklandı, kıdem tazminatına sınır kondu. Sendikaların siyasal yaşama katılması, kesin şekilde engellendi. Sendikal faaliyetler denetime alındı.

Bu yasal değişiklikler ve uygulamalar, 1982 Anayasası ve ilgili sendikal yasalarla gerçekleştirildi, böylece ekonomik, sosyal ve sendikal alanda çok ciddi hak kayıpları oluştu. Ayrıca DİSK’in faaliyetleri askıya alındı, yöneticileri tutuklanıp yargılanmaya başlandı.

12 Eylül düzeninin tüm bu uygulamaları karşısında işçi sınıfının ve onun sendikal örgütlülüğünün etkili bir karşı koyuş, direnç göstermemesini de önemli bir olgu olarak tespit etmek gerekir.

İşçi hareketi, 1980 Darbesi’ne ciddi bir tepki gösterememesine rağmen parlamenter siyasal sürecin yeniden başlamasıyla birlikte yavaş yavaş canlanmaya başladı. 1980-1988 yıllarındaki emek aleyhindeki politikalara karşı çeşitli sendikal direnişler ortaya çıktı.

İlk büyük grev, 1986 yılında bağımsız Otomobil-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Netaş işyerinde oldu. 2.500 dolayında işçinin katıldığı bu grev, üç ay sürdü. Belli ölçüde 12 Eylül yasalarına karşı ilk ciddi tepkiydi.

1989 Bahar Eylemleri

1989 Bahar eylemleriyle de iktidardaki Özal’ın ANAP’ına karşı ciddi tepkiler oluştu. Önce ANAP yerel seçimleri kaybetti. Ardından da kamu işçileri, yüzde 142’lik bir zam aldılar. Bunu memur zamları izledi. Özel sektör işçileri de bu oranlara yakın zam elde ettiler. Böylece işçi sınıfı, emekçi kesim, 1980 darbesinin olumsuz koşullarını lehine çevirmeyi başardı.

Bahar eylemlerinin ardından 1991 yılındaki Zonguldak Büyük Madenci Grevi ve Yürüyüşü, ANAP iktidarını iyice sarstı. Ankara yürüyüşüne 48 bin madenci ile birlikte tüm Zonguldak halkının katılması ve diğer sendikaların, partilerin, aydınların desteği eylemin başarılı olmasında etkili oldu.

ANAP, 1991’de genel seçimleri de kaybetti. Sosyal demokrat SHP, Demirel’in liberal eğilimli DYP’si ile birlikte iktidara geldi. SHP, iktidarda iken liberal politikaları izleyince işçi sınıfının desteğini ve daha sonra da seçimleri kaybetti.

Sonuç itibariyle 12 Eylül Darbe koşulları ve ANAP hükümetleri döneminde yaşanan ciddi reel ücret kayıpları ve yoksullaşma eylemlerin en büyük nedeniydi. Bahar Eylemleri, 12 Eylül askeri yönetimi döneminde çıkarılan sendikal yasalarla işçi hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını ve toplumsal gelir dağılımında işçi sınıfı aleyhine yaratılan gerilemeye bir tepkiydi. Bu nedenle eylemler salt ekonomik çerçeveyle sınırlı kalmayıp politik talepler de içeriyordu.

Bahar eylemleri, Tük-İş’teki birçok sendikada daha mücadeleci kadroların işbaşına gelmesine de yol açtı. Türk-İş genel merkez yönetimi de değişti.

1995 Grevleri

5 Nisan 1994 tarihinde yeni bir istikrar programı açıklandı. Başbakan Tansu Çiller’di. 5 Nisan kararları ile birlikte çok sayıda işçi, memur yapılacaktı, işçilerin ikramiye hakları, lojman ve servis olanakları ellerinden alınıyordu.

Kasım 1994’te 100 bini aşkın işçi, Ankara Tandoğan Meydanı’nda toplandı. Meclise yürüyüşe geçti. TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu Başkanı, yürüyüşü durdurmak için yazılı bir açıklama ile bu önlemlerden vazgeçildiğini bildirdi. İşçi sınıfının bu eylemi, başarıya ulaşmıştı.

1995’te özellikle kamu kesiminde önemli grevler yaşandı. Bu yılda 200 bin kişi greve çıktı. İşçi sınıfı tarihi açısından 1995 yılı, işçi sayısı açısından greve katılımın en fazla olduğu yıldır.

Ancak işçi sınıfı ve sendikal hareket, toplu sözleşmede birçok talebini hükümetlere kabul ettiremedi. Burada, sınıf mücadelesinin sadece ekonomik taleplerle sınırlı kalması, sayıları giderek azalan sendikalı işçilerin tüm emek kesimini kapsayacak birleşik bir sınıf hareketi yaratamamış olmaması da önemli bir faktör olarak dikkati çekiyor.

Yine 16 Ekim 1995’te Ankara’da yapılan büyük miting, Tansu Çiller Hükümeti’nin güven oyu almayıp düşmesinde etkili olmuş bir eylemdir.

1995 yılında Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) kurulması da, emek hareketi içinde kamu çalışanlarının da ağırlığının artmasına yol açtı. KESK, tabandan yukarıya doğru fiili bir mücadele içinde kamu çalışanlarının örgütlendiği bir kuruluş oldu.

1995’te Anayasa’da yapılan bir değişiklikle sendikalara siyaset yasağı getiren hüküm de yürürlükten kaldırıldı.

Mezarda Emeklilik

İşçi ve memur konfederasyonları Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, Türkiye Kamu-Sen ve Memur Sen, 14 Temmuz 1999 tarihinde Emek Platformu adı altında bir birliktelik oluşturdu. Bu platforma daha sonra meslek ve emekli örgütleri de katıldı.

24 Temmuz 1999 tarihinde de Mezarda Emeklilik Yasası’na karşı Emek Platformu’nun talebi üzerine 400 bin dolayında emekçi Kızılay Meydanı’nda toplandı. Bu gelişme karşısında Meclis’teki görüşmeler durduruldu. Ancak 17 Ağustos 1999 depremi sonrasında Ecevit’in başbakanlığında DSP, ANAP ve MHP’den oluşan koalisyon hükümeti, depremi fırsat bilerek bu yasayı çıkarttı.

Bu yeni yasayla; emeklilik yaşı 58-60’a çıkarıldı, prim ödeme gün süresi 5 binden 7 bine yükseltildi. Emeklilik için tüm çalışma süreleri dikkate alındı. Aylık bağlama oranı yüzde 85’ten yüzde 65’e düşürüldü.

Emek Platformu, başlangıçta 50 – 55 yaş ve yumuşak bir geçişi benimsedi. Ancak daha sonra Türk-İş ve hükümet 58-60 yaşta uzlaşmaya vardı. Emek Platformu’nun diğer üyeleri bu uzlaşmaya tepki gösterdi. Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral, “İsteklerimizin yüzde 95’i kabul oldu, 58-60 yaş için genel greve gidemezdik” dedi. Sonuçta Emek Platformu bölündü, hükümet ve sermayenin istediği oldu.

Sosyal güvenlik kaybı

2002’de iktidara gelen AKP, 2008 yılında Dünya Bankası ve IMF’nin istekleri doğrultusunda sosyal güvenlik yasasında köklü değişikler yaptı, emekçiler açısından ciddi hak kayıpları oluştu. 5510 sayılı yasayla emeklilik yaşı 2036’dan itibaren kademeli olarak 65’e yükseltildi. Prim ödeme gün süresi 7 bin 200 güne çıkarıldı.

Gazeteci, postacı, tren makinisti gibi mesleklerde yıpranma payı kalktı. SSK ve Bağ-Kur’da emekli aylığı bağlama oranı yüzde 65’ten yüzde 50’ye düştü. Emekli aylığı hesaplanmasında refah payı uygulaması yüzde 30’a indirildi.

Muayene ve ilaç katkı bedeli artırıldı. İşsiz kalanların 6 ay süreyle sağlık hizmetlerinden yararlanma süresi 3 aya indi. Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi zorunlu hale getirildi, prim ödeyemeyen sağlık hizmetinden yoksun kaldı.

Emek Platformu ise, SSK Hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devrine tepki göstermedi. Yasaya karşı ancak 13-14 Mart 2008’de iki saatlik uyarı eylemi yaptı. Bu uyarı eylemi bile hükümet geri adım arttırdı. Emek Platformu’nun yasayla ilgili “5 kırmızı çizgisi” vardı.

Türk-İş ve Hak-İş, hükümetle özel bir görüşme yaptı. Bu iki konfederasyon kırmızı çizgilere uymadı, hükümetle anlaştı. Sonuçta Emek Platformu bölündü, hak kayıpları gerçekleşti.

TEKEL Direnişi

Tekel işçisi, güvencesiz bir istihdam biçimi olan 4/C statüsüne karşı 78 gün direndi. Mücadeleci bir sendikal anlayışın gerekliliğini ortaya koydu. Ancak başta Türk-İş olmak üzere işçi konfederasyonları, 26 Mayıs Genel Eylemi’ni gerçekleştirmeyip geri adım attı. Sendikal bürokrasi, işçi mücadelesi önünde engel oluşturdu.

İşçilerin örgütlü olduğu Tek Gıda-İş Sendika, işçilere 9 Ağustos 2010’da 4/C’ye geçmesini önerdi. Emek kesimi, hukuki süreci etkileyecek bir mücadeleyi gerçekleştiremedi. Sonuçta Anayasa Mahkemesi, 4/C’yi iptal etmedi.

Tekel direnişi, kuşkusuz işçi sınıfı tarihinde önemli bir eylemdir. Ancak Tekel işçilerinin dar ekonomik çıkarları için başlattığı bu eylemin özelleştirme karşıtı olarak tüm KİT’lerdeki işçileri kapsayan bir mücadeleye dönüşmemesi de saptanması gereken bir durumdur. Keza Ankara’da 78 gün süren bu eyleme 10 bin dolayındaki Tekel işçisinden en fazla 2 bin kişinin katılması da dikkati çeken diğer bir husustur.

Tekel eyleminin 4/C eksenini aşan bir sınıfsal dayanışma ve eylem birliği haline gelememesinde 12 Eylül rejiminden miras kalan yasal çerçevenin payı olduğunu da belirtmek gerekir. Bununla birlikte sendika ve konfederasyon yönetimlerinin tabandan gelen talep ve hareketlenmelere yanıt verebilecek konumda olmadığı da dikkat çekicidir.

AKP hükümeti de eylemin bir işçi sınıfı mücadelesi haline gelmesini büyük ölçüde engellemeye çalışmıştır. Tekel direnişi, tüm bu faktörlere karşın sosyal ve ekonomik hak mücadelelerinin sınıf ekseninde bir araya gelmesinde önemli bir tarihsel deneyimdir.

1 Mayıs mücadelesi

2008 ve 2009 yıllarında başta DİSK olmak üzere emek ve meslek örgütlerinin mücadelesi sonucu, 1 Mayıs İşçi Bayramı 2010’da yasal hale geldi ve 32 yıl aradan sonra da Taksim’de kutlandı. Ancak 2013’ten itibaren Taksim’de kutlanması, AKP tarafından tekrar yasaklandı.

Öte yandan AKP Hükümeti, 2011 yılında Torba Yasa denilen bir kanunla güvencesiz çalışmaya olanak sağlayan, düşük ücreti öngören ve sermayeye kaynak aktaran bir kanunu TBMM’den geçirdi.

2,5 aylık yasa sürecinde sendikalar yeterli derecede etkili olamadı. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB etkin bir tavır almaya çalıştı. Ancak Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen ve Memur-Sen aktif mücadeleye katılmadı. Türk-İş üst yönetimi, mücadele yerine kulisi tercih etti.

 

Otoriter emek rejimi

Atilla Özsever

BirGün Gazetesi, 16 Haziran 2021, Çarşamba

https://www.birgun.net/haber/otoriter-emek-rejimi-348512

 HAZIRLAYAN: Atilla ÖZSEVER

Sendikaların itirazı üzerine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009’da veto ettiği ‘Kiralık İşçilik Yasası’, 7 yıl aradan sonra Mayıs 2016’da yeniden kanunlaştı. Çalışma hayatına getirilen bu yeni sistemde, özel istihdam büroları kendi bünyelerindeki işçileri işletmelere kiralayabiliyor. ‘Modern kölelik’ diye adlandırılan bu sistemde, kiralık işçinin kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı ödemesi zora giriyor, iş güvencesi kalkıyor, emekli olabilmesi imkânsız hale geliyor, iş güvenliği ve işçi sağlığına darbe vuruluyor, yıllık izin, toplu sözleşme, grev gibi hakların da kullanılması güçleşiyor.

Sendikalar, kiralık işçilik yasasına karşı imza kampanyaları, basın açıklamaları ya da sınırlı kitlenin katıldığı eylemlerle etkin muhalefet gösteremediği için kanun TBMM’den rahatlıkla geçti. Daha önce 3 işçi konfederasyonunun etkili tavrı, 2009’da zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından yasanın veto edilmesine neden olmuştu.

Grev yasakları

19 yıllık AKP iktidarı döneminde 194 binden fazla işçinin grevi ertelenirken sadece 85 bin işçi greve çıkabildi. Aslında grev ertelemesi, grev yasağı demektir. Grevi erteleme kararı sonrasında işçi ve işveren tarafı 60 gün içinde anlaşamazlarsa uyuşmazlık işveren ve hükümet temsilcilerinin çoğunlukta olduğu Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) gidiyor. Toplu sözleşmeyi de YHK belirlediği için yeniden greve çıkmak mümkün olmuyor. 1961 Anayasası ve ilgili sendikal kanunlar, milli güvenlik ya da genel sağlık gerekçesiyle ertelenen grevlerin 60 günlük süre bittikten sonra devam edebileceği yönünde hükümlere sahipti. 12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında bu hükümler değiştirildi, grev ertelemesi ve grev yasağı birbirini takip etti. AKP döneminde yapılan 2010 Anayasa değişikliklerinde ve 2012’de kabul edilen 6356 sayılı Yasa’da da 12 Eylül yasakları korundu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra da kararnamelerle grev ertelemeleri ve dolayısıyla grev yasakları daha da yaygınlaştı. Bu koşullarda grev hakkı fiilen imkânsız hale geldi.

Keza 12 Eylül 1980 Darbesi döneminden kalan hak grevi yasağı da aynen korundu. Yüzde 10 işkolu barajı da AKP döneminde yüzde 1’e düşürüldü. Ancak birçok işkolu birleştirildiği için yetkili sendika olabilmek güçleşti, bu yüzden birçok sendika toplu sözleşme yapamaz hale geldi. Darbe döneminin yüzde 50 artı 1 olan işyeri barajı da aynen kaldı.

Sendikalaşma Yüzde 11

Öte yandan Türkiye’de sendikalaşma düzeyi de son derece sınırlıdır. Türkiye’de işçi sayısı sürekli olarak büyüdüğü halde sendikalaşma oranı yüzde 40’lardan yüzde 10’lara düştü. Çalışma ekonomisi dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Aziz Çelik’in ifadesiyle AKP döneminde ‘otoriter bir emek rejimi’ inşa edildi. Anayasa’da yer almasına rağmen sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev hakkı uygulanamaz durumda.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) tarafından yapılan Sendikalaşma Araştırması’na (2019) göre, Türkiye’de sendikalaşabilen işçilerin oranı yüzde 11’dir. İşçilerin sadece yüzde 7’si toplu iş sözleşmelerinden (TİS) yararlanıyor. Kimi sendikalar, işkolu ve işyeri barajları nedeniyle yetkili olamadığı için toplu sözleşme imkânına sahip bulunmuyor. Aslında özel sektörde sendikalı işçi oranı da yüzde 6 dolayındadır.

Türkiye’de toplam 16 milyon 254 bin işçinin 14 milyon 395 bini herhangi bir sendikaya üye değildir. Bu hesaplamaya kayıt dışı işçiler dahil edildiği için fiili sendikalaşma oranı yüzde 11,4’tür. Çalışma Bakanlığı ise, sadece sigortalı işçileri dikkate aldığından Ocak 2019 itibariyle resmi sendikalaşma oranını yüzde 13,9 olarak ifade etmektedir.

Türkiye’de toplam 16 milyon 254 bin işçinin sadece 1 milyon 132 bini toplu iş sözleşmesinden yararlanıyor. İşçilerin yüzde 93’ü toplu iş sözleşmesi kapsamı dışındadır. Toplu iş sözleşmesi kapsamı dışındaki işçi sayısı 15 milyon 122 bindir. Toplu iş sözleşmesi kapsama oranı sadece yüzde 7’dir.

AB ülkelerinde TİS kapsamı genellikle yüzde 50’nin üzerindedir. Toplu iş sözleşmesi kapsamı Avusturya’da yüzde 98, Belçika’da yüzde 96, Yunanistan ve İsveç’te yüzde 90’dır.

TİS kapsamının en düşük olduğu ülkeler yüzde 12,5 ile Meksika, yüzde 12 ile ABD, yüzde 11,8 ile Kore, yüzde 7,1 ile Litvanya ve yüzde 7 ile Türkiye’dir

Kıdem Tazminatı Eylemi

AKP iktidarı döneminde kıdem tazminatının ortadan kaldırılmasına yönelik çeşitli girişimler oldu. Öncelikle bir kıdem tazminatı fonu uygulamasıyla 80 yıllık bu hakkın ortadan kaldırılması için çeşitli yasa taslakları hazırlandı.

DİSK başta olmak üzere Türk-İş’teki muhalif sendikaların da genel merkezi harekete geçirmesiyle hükümetin bu girişimlerine set çekildi.

Türk-İş’in “kıdem tazminatına fon dâhil ne şekilde olursa olsun dokunulması halinde genel grev kararı alınması” yönündeki genel kurul kararları da bu çerçevede etkili oldu. İki konfederasyonun ortak tavrı, AKP yanlısı Hak-İş’i de belli ölçüde etkiledi.

AKP hükümeti Kasım 2020’de kıdem tazminatı hakkını yok sayan belirli süreli hizmet akdi uygulamasının 25 yaşını doldurmayan genç işçilerle 50 yaş üstü işçiler için geçerli olmasını öngören bir torba yasa teklifini gündeme getirdi.

Türk-İş ve DİSK’in bu yasa teklifine karşı eylem ve etkinlikleri, ardından Türk-İş, DİSK ve Hak-İş genel başkanlarının bu yasa teklifine karşı yaptıkları ortak açıklama sonucu hükümet teklifini geri çekmek zorunda kaldı.

Sınıfın değişen yapısı

1960-1980 arasındaki işçi sınıfının yapısı ile 1980 sonrası neoliberal dönemdeki yapısı arasında ciddi farklar görülmeye başlandı. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle işçi sınıfının ve sendikal hareketin büyük darbe görmesi, ardından uygulanan neoliberal politikalar, daha güvencesiz, dağınık ve örgütsüz bir sınıfın oluşmasına yol açtı. Mevcut sendika bürokrasisinin mücadeleci anlayıştan uzaklaşması da, işçi hareketini iyice etkisiz hale getirdi.

Ayrıca 1960-1980 döneminde büyük fabrikalarda uygulanan (fordist) kitlesel üretimden müşteri odaklı, yüksek teknolojili üretime geçiş de işçi sınıfının yapısını değiştirdi.

Bir yanda nitelikli çekirdek bir işgücü diğer yanda da vasıfsız geniş çaplı bir işgücü oluştu.

Nitelikli işgücü sayılabilen beyaz yakalı çalışanların mevcut sendikal yapılara soğuk bakması da, örgütlenmede ciddi zaaflara yol açtı.

Keza 2002’den sonra siyasal İslamcı çizgiyi benimseyen AKP’nin iktidara gelmesi ve bu yönetim anlayışının emek kesiminde de dini değerlere ağırlık vermesi, işçinin sınıf aidiyeti ve sınıfsal kimliğinde ciddi değişikliklerin oluşmasına imkân sağladı.

İşçi sınıfının görünümü

DİSK’in ‘Türkiye İşçi Sınıfı Gerçeği 2017’ başlıklı araştırmasında sınıfın profiliyle ilgili ilginç sonuçlara ulaşıldı. 2017 sonu itibariyle Türkiye genelinde örneklem alınarak iki bin işçi üzerinde yapılan işçi sınıfının görünümü araştırmasının bazı sonuçları şöyle:

♦ Çalışanların yüzde 66’sı asgari ücret düzeyinde ücret alıyor.
​♦ Sendikalı işçi ile sendika üyesi olmayan işçi arasındaki ücret farkı yüzde 20 dolayında.
​♦ İşçilerin yüzde 54’ü ay sonunu zor getiriyor, yüzde 55’i ise kiracı.
​♦ Sendikasız işçilerin ancak yüzde 20’si sendika üyesi olmak istiyor, yüzde 60’ı ise sendika üyesi olmak istemiyor.
​♦ Sendikaya üyelik konusundaki çekince, yüzde 49 oranıyla “bilgi sahibi olmamak ve ilgisini çekmemek” şeklinde açıklanıyor, bu konudaki işveren korkusu ise daha düşük düzeyde.
​♦ Genel anlamda işçilerin sendikaya olumlu bakışı yüzde 44, olumsuz bakışı ise yüzde 16.
​♦ Çalışan işçiler açısından birden fazla seçenek işaretlendiğinde en önemli sorun yüzde 77 ile düşük ücret, ikinci sırada yüzde 75 ile işsizlik, üçüncü sırada da yüzde 45’le kayıt dışı çalışma yer alıyor.
​♦ İşçilerin yüzde 36’sı bir sınıfa ait olduğunu söylüyor, yüzde 64’ünde ise bir toplumsal sınıf kavramı yok.

Belirleyici faktörler

1961’den günümüze kadar olan süreci kısa ve net olarak değerlendirdiğimizde, işçi hareketini belirleyen faktörleri şu üç başlık altında toplamak mümkündür:

Dönemin sosyal ve siyasal durumu

İşçi sınıfının yaşam koşulları İdeolojik etkilenme

Kuşkusuz sınıfın kendiliğinden harekete geçebilmesi, yani ayağa kalkması için işçilerin yoksullaşması ve artan geçim kaygısının yanı sıra hâkim güçler arasındaki çatlak ve zayıflamış iktidar algısı da önemli faktörler olarak sıralanıyor.

Öte yandan sendikal hareketin temel zaaflarını da şöyle özetleyebiliriz:

​♦ Emek hareketinin parçalanmış olması,
​♦ Sendikal bürokrasinin etkisi,
​♦ Siyasal önderliğin zayıflığı.

​Sendikalar ne yapmalı?

​Bu koşullarda işçi hareketinin, sendikaların ne yapması gerektiğini de şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

​♦ Birleşik bir mücadele esastır.
​♦ Tabandan ve yerellerden başlayan yatay bir örgütlenme yapılmalı,
​♦ İşçi ve kamu çalışanı ile birlikte güvencesiz çalışanı, işsizi, emekliyi kapsayan bir örgütlenme modeli yaratılmalı. Bu çerçevede işçi meclisleri kurulmalı. ​♦ Daha önceki işçi sendikaları birlikleri modelinden örnek alınmalıdır.
​♦ Uzlaşmacı, teslimiyetçi sendikal anlayıştan mücadeleci, militan bir sendika anlayışına geçilmelidir.
​♦ Bu çerçevede tutucu sendikal bürokratik kadroların tasfiyesi önem kazanmaktadır.
​♦ Emek kesiminin somut taleplerini dikkate alan ve antikapitalist bir perspektife sahip olan bir mücadele programı ortaya konmalıdır.
♦ Ekonomik ve siyasal mücadelenin birleştirilmesi gerekir. Yani sendikal ve siyasal mücadelenin bütünlüğü esastır.
​♦ İşçi hareketine öncülük edecek politik bir önderliğe, sosyalist eğilimli gerçek bir işçi sınıfı partisine büyük bir ihtiyaç vardır.

 

Politik önderlik şart

Atilla ÖZSEVER

BirGün Gazetesi, 17 Haziran 2021, Perşembe

https://www.birgun.net/haber/politik-onderlik-sart-348625

HAZIRLAYAN: Atilla ÖZSEVER

Sendikalar, başlangıçta yardım sandığı derneği, kooperatif biçiminde kuruldu, daha sonra ekonomik, sosyal ve demokratik hakları için mücadele eden örgütler haline geldi. Örgütlenme uzun bir süreç aldı. İşten çıkarmalar, kara listeler ve diğer zor koşullar, sendikaların zahmetli bir süreç içinde oluşmasına neden oldu.

Sendikal hareketin tarihsel sürecine baktığımızda önce mücadele, arkasından da yasal haklar geldi. 1750’li yıllarda başlayan Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere’de 1824’te ilk sendika kuruldu. 1825’te ise işçi ve işverenler arasındaki mücadele şiddetlendi, parlamento sendikal faaliyetleri kısıtlayan yasalar çıkardı. Bu kısıtlamalar, 50 yıl kadar sürdü.

İngiliz İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TUC) 1868’te kuruldu. 1876’da sendikal hareket, hukuksal bir statü kazandı. 1890’da İngiliz işçileri lehine yasalar kabul edildi. 1906’da İngiliz İşçi Partisi kuruldu.

Türkiye açısından ise, grev hakkını içermeyen ve sendikalara siyaseti yasaklayan ilk sendikalar kanunu, 1947’de çıkarıldı. 1952’de Türk-İş kuruldu. Sol siyaset açısından Türkiye İşçi Partisi (TİP) 1961’de kuruldu, 274 ve 275 Sayılı Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme ve Grev Kanunu 1963’te çıktı, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ise 1967’de kuruldu.
Siyasal mücadele önemli

Günümüzde işçi sınıfı partisiyle sendikal hareketin birbirini etkilemesi, hangisinin belirleyici olacağı, önemli bir tartışma konusu. Politik bir hareketin mi işçi sınıfı mücadelesini belirleyici olması gerektiği ya da sınıfın sendikal örgütlenmesi ve mücadelesi üzerine bir politik hareketin inşa edilmesinin daha uygun olacağı tartışması sürüp gidiyor.

Yeniden tarihimize dönersek; Haziran 1946’da sınıf esasına göre dernek kurma yasağı kalktıktan kısa bir süre sonra çok sayıda sendikal örgütler ve sosyalist partiler kurulmaya başladı.

Sol siyaset ile sendikal hareket arasındaki ilişki henüz yeni filizlenmeye başlamıştı ki 6 ay sonra Aralık 1946’da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından sendikalar ve sosyalist partiler kapatıldı. Tabii ki bu yasaklama, sol siyasetle sendikalar arasındaki ilişkiye daha başlangıcında ket vurdu.

Ardından 1947 tarihli Sendikalar Kanunu ile sendikalara siyasetin ve grevin yasaklandığı bir yasa çıkarıldı. Böylece yasal olarak da sendikaların sosyalist hareketle ilişki ve bağ kurması daha doğmadan koparılmış oldu.

Demokrat Parti (DP) döneminde, 1952’de Türk-İş kurulmakla birlikte hükümetin çeşitli icraatlarını eleştiren sendikalar üzerinde baskılar artmaya başladı. İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957’de Kırşehir’de polisin muhalefet parti liderlerini takip eden gazetecileri coplaması ve foto muhabirlerinin fotoğraf makinelerine el koyması üzerine bir bildiri yayınladı.

Bu bildiri üzerine İstanbul Gazeteciler Sendikası, 5018 sayılı Sendikalar Kanunu’nun ilgili hükmüne göre “milli menfaatlere aykırı siyasi faaliyette bulunduğu” gerekçesiyle 5 Temmuz 1957’den itibaren 9 ay süreyle kapalı kaldı.

12 Mart ve TİP

Sendikaların siyasetle ilişkisi, 1946’da sadece altı ay sürdü ve ardından 1961 Anayasası’na kadar yasaklandı. 1961 sonrası 10 yıllık bir yasal ilişki süreci de, 12 Mart 1971 muhtırasıyla yeniden çember altına alındı. Memura sendikal örgütlenme hakkı ortadan kaldırıldı, sendikal etkinliklere sınırlama getirildi ve nihayetinde ülkemizin tek sol partisi olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) kapatılıp yöneticileri tutuklandı.

TİP, 1965 seçimleri sonrasında etkin bir muhalefet görevi üstlendiyse de sosyalist soldaki parçalanmalar, parti yönetim kademesinin Milli Demokratik Devrim (MDD) – Sosyalist Devrim (SD) tartışmalarına fazla zaman harcaması, zayıflamasına neden oldu. TİP, daha sonra işçi sınıfı örgütleriyle yeterli bağlantı kuramadığı gibi parlamenter çizgiye de fazla ağırlık verdi. Bu sosyalist parti, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişine siyasal yönden önderlik yapmada yetersiz kaldı.

Tüm bu koşullara rağmen TİP’in ordu içindeki cunta hareketlerine, 12 Mart 1971 muhtırasına kesin bir dille karşı çıkması, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Sosyalist kesimler, 1960’lı yıllarda MDD tartışmalarından ve kimi zaman da orduya özel önem atfetmekten farklı bir çizgi izlemiş olsalardı politik süreç daha değişik bir yol izleyebilirdi. Keza bu kesimler, TİP’i güçlendirip işçi sınıfı ile daha yakın bir ilişki kurmasını sağlayabilselerdi solda daha farklı gelişmeler olabilirdi.

12 Eylül’ün yasakları

12 Eylül 1980 darbesiyle de sendikalara siyaset yasağı getirildi. Burjuva sınıfı bu süreçte, çok bilinçli bir tavır gösterdi. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) genel kurulunda talep edilen ve işçi hareketine darbe vuran değişiklikler, büyük ölçüde 1982 Anayasası’nda yer aldı.

İşadamı Vehbi Koç’un ricası üzerine 1980 öncesinde MESS (Metal Sanayicileri Sendikası) başkanlığı yapan Turgut Özal, 12 Eylül cuntası hükümetinde de ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevini üstlendi.

12 Eylül sürecinde işçi hareketi açısından olumsuz bir olay da, Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide’nin cunta hükümetinde Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevini kabul etmesiydi. Şide’nin askeri bir hükümette görev alması üzerine Türk-İş’in ICFTU’ya (Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu) üyeliği askıya alındı.

Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz, Aralık 1986’daki kongre öncesinde bu konuda sorduğum bir soruya şu yanıtı vermişti:

“Türk-İş’in askeri idareye bakan vermesine karşıyım. Ancak Şide bakan olduğunda İbrahim Denizcier, Türk-İş Başkanıydı. 1982 kongresi sonucunda ben başkan olunca, genel sekreter seçilen Şide’ye ‘ya genel sekreterlik, ya bakanlık’ dedim. ICFTU, Türk-İş’in üyeliğini askıya almıştı. Sonuçta Şide, 1983’teki kongreye kadar Türk-İş’ten izinli sayıldı.”

Sonuç
Sendika-siyaset ilişkisi açısından AKP döneminde de hükümet yanlısı Hak-İş ve Memur-Sen konfederasyonlarının üye sayısının fazlasıyla arttığı dikkati çekiyor. Özellikle kamu işyerlerinde işçi ve kamu çalyışanlarının AKP yanlısı sendikalara üye olması yönündeki baskı ve tehditler sonucu bu sendikaların üye sayısında artış meydana geldi.

AKP iktidarının gerici, faşizan uygulamaları karşısında ilerici ya da mücadeleci sendikal örgütlenmeler, büyük zorluklar içinde bulunuyor. Bu koşullar içerisinde ne yapmak gerekir?

Dr. Şadi Ozansü ile 22 Mayıs 2021’de bir youtube kanalında “1961’den 2021’e Türkiye İşçi Sınıfı Hareketi” başlıklı yaptığımız söyleşide, şu görüşler ortaya çıktı:

İşçiler başta olmak üzere bu totaliter rejim karşısında olan tüm kesimlerin, örneğin İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınların, HES’lere itirazı olanların, partisi kapatılmaya çalışılan Kürtlerin, KHK ile görevlerine son verilen akademisyenlerin birer komite ile temsil edildiği bir platformun, bir nevi meclisin oluşturulması çok uygun olacaktır. Keza karar mekanizması açısından da sayısı daha sınırlı bir üst komitenin teşkilinde yarar vardır. Bu platform, bu meclis, barajsız, demokratik, güvenli bir seçim için mücadele vermelidir.”

İşçi sınıfı partisi için de şöyle bir model öngörüldü:

“1961’deki TİP’in ilk kuruluşunda olduğu gibi işçi hareketine politik yönden önderlik edebilecek bir kadronun oluşturulması gerekiyor. Böyle bir örgütlenme içinde çoğulcu tarzda çok sayıdaki sol, sosyalist parti temsilcilerinin bulunması, mücadeleci sendika liderlerinin yer alması ve giderek kitleselleşmesinin sağlanması uygun gözüküyor”.

Türkiye’de işçi sınıfının istihdam içindeki payı giderek artıyor. Toplumun üçte ikisi ücretiyle geçinen çalışanlardan oluşuyor. Ancak işçi sınıfının bu nicel ağırlığının bir nitel güç kazanması henüz mümkün gözükmüyor.

Bu nedenle birleşik bir emek hareketinin aydın kadroların da desteğinde bir mücadele programını ortaya koyması gerekiyor. Ekonomik ve siyasal mücadelenin bütünlüğü de dikkate alınarak bu emek programının antikapitalist bir perspektifi bulunmalıdır. Kuşkusuz işçi sınıfını ve emek kesiminin tümünü kapsayacak böyle bir siyasal partinin inşası ve öncülüğü de büyük önem taşıyor…

***

KAYNAKÇA

  • Aydın, Zafer (2010), “Kanunsuz” Bir Grevin Öyküsü, Kavel 1963, Sosyal Tarih Yayınları.

 

  • Aydın, Zafer (2020), İşçilerin Haziranı, 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı Yayınları.
  • Aydoğanoğlu, Erkan (2010), İşçi Sınıfı Tarihi -Kısa Bir Özet, Tarem Yayınları
  • Çelik, Aziz (2020), “Bu ülkede grev hakkı yok”, Birgün, 12 Ekim 2020.
  • Çelik Aziz, (2021), “ 60 yıl önce işçilerin kendi partisi vardı”, Birgün, 15 Şubat 2021.
  • DİSK-AR (2017), Türkiye İşçi Sınıfının Görünümü Araştırması, DİSK yayını.
  • Işıklı, Alpaslan (1995), Sendikacılık ve Siyaset Cilt 1-2, Öteki Yayınevi.
  • Koç, Yıldırım (2010), Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Epos yayınları.
  • Koçak, Hakan – Çelik Aziz, (2016), “Türkiye İşçi Sınıfının Ayağa Kalktığı Gün: Saraçhane Mitingi”, (Derleyenler: Makal, Ahmet, Koçak, Hakan, Çelik Aziz: Sınıf Sendika Siyaset, Türkiye Emek Tarihinden Kesitler, İmge Kitapevi Yayınları
  • Ozansü, Şadi – Özsever, Atilla, “1961’den 2021’e Türkiye İşçi Sınıfı Hareketi” İşçinin Kendi Partisi you tube söyleşisi, 22 Mayıs 2021.
  • Özsever, Atilla (2020), “İşçi Sınıfı Ne Zaman Ayağa Kalkar?”, Sosyal Politika ve İktisat Yazıları, Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayını.
  • Topal, Aylin – Yalman, Galip (2015), “2009-2010 Tekel İşçilerinin Direnişi, Öncesi ve Sonrası: Toplumsal Farkındalıktan Özelleştirme Mağduriyetine”, (Derleyenler Emre Özçelik- Erol Taymaz: Türkiye Ekonomisinin Dünü Bugünü Yarını, İmge Kitapevi Yayınları)
  • Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi (1996), (İstanbul, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı’nın Ortak Yayını).